1 Nisan 2014 Salı

Çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin...

Pazar günü şüphesiz ki Türkiye tarihinin en önemli yerel seçimlerinden birini yaşadık. Gerek öncesinde, gerek sonrasında herkes bir yorum yaptı, yazdı, çizdi, seslendirilmemiş çok da fazla fikir kalmadı üzerine... Normal koşullarda bu tip zamanlarda söyleyebileceğim birçok şey birileri tarafından daha önce dillendirildiği için yorumlarımı kendime saklamayı daha uygun buluyorum, ama bu kez her nedense kafamda bazı düşünceler dönüp duruyor ve ben de amaaan diyorum, herkes bir şeyler söylüyorsa benim neyim eksik...

Daha önceleri başka bir konuda aynı benzetmeyi kullanmıştım: Bu hükümetle ilgili birçok şey bana piyango biletlerini çağrıştırıyor; her bilet alışta içten içe büyük ikramiyenin vurmayacağını bilip, amortiye bile sevinebilecek halde ama yine de "ya tutarsa" diye bir ümitle çekiliş günü beklenir ya... Etrafımdaki birçok kişi bu son dönem olaylar akabinde büyük ikramiye tahmin etmese bile büyük bir değişimin havasına girmiş olsa da; ben açıkçası üç aşağı beş yukarı böyle bir sonucun çıkacağını tahmin ediyordum, belki bir "amorti" yakalarız diye ümitlenmiştim ancak.

Elbette ki elektrik kesintileri, rekor sayıyı bulan usulsüzlükler, son dakika manipülasyonları ile değişen sonuçlar, dolayısıyla örneğin Ankara'da hala süren oy sayımları ve daha birçok şey var son duruma etki eden, ama bütün bunları (ya da yukarıdaki benzetmeyi takiben "amorti" olasılıklarımıza karşı yapılan yasadışı müdahaleleri) bir kenara bırakırsak seçim sonuçlarındaki büyük bir oranın ülkenin gerçeğini yansıttığını da unutmamak gerekiyor.

Bu noktada, seçimden çıkan sonuçlar kadar, AKP seçmenine yöneltilen olumsuz yakıştırmalardan da (aptal olma, cahil olma, koyun olma, daha niceleri) şiddetle rahatsız oluyorum. Ortada bir sorun varsa, bunun çözümü kendini hayali bir kürsüye çıkarıp sonra da "aşağıda" kalanların üzerine tükürmekten geçmemiştir hiçbir zaman. Bu şekilde ötekileştirmenin, eleştirilen faşist yaklaşımdan hiçbir aşağı kalır yanı da yoktur.

Bu kadar yolsuzluk, rezalet, pislik ortaya çıkmışken, bundan bir çıkarı / yolsuzlukta payı olmadığı sürece bir insan hala bunları nasıl destekler konusuna gelince... Başka birsürü sebep de sayılabilir elbette, ancak bunların hiçbirinin zekayla filan kesinlikle ilgisi yok. Bunun bence büyük oranda neyle ilgili olduğunu ise şöyle anlatabilirim:

Bizim kültürümüzde, bir şey yaptırmanın yolu çoğu zaman ya azarlamaktan, ya mağduru oynamaktan geçer. Birçok alanda (eve gelen tamirciden okul sistemine, çocuk yetiştirmekten eve elektrik bağlatmaya) örneklerini görebiliriz.

Somutlaştırmak adına, bir metro istasyonundan örnek verelim:

1. Bir kural/mesaj vardır ve bu karşı tarafa belli kanallar kullanılarak iletilir. (Tren beklerken ardına geçilmesi gereken hat, belirgin bir şekilde sarı çizilmiştir, her yerde gerek ikon gerekse yazı ile "Sarı Çizgiyi Geçmeyiniz" uyarıları asılmıştır.)

2. Bu kural dikkatten kaçar / görmezden gelinir / önemsenmez / çiğnenmek istenir. Bu durumda ikinci bir uyarı sistemi devreye girer ve mesajı tekrar iletir. (Güvenlik kamerasından istasyonu izlemekte olan görevli, mikrofona geçer ve "Sayın yolcularımız, lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" diye uyarıda bulunur)

3. İkinci iletim de aynı şekilde gözardı edilir / ihlal edilir.
İşte bu durumda mesajın iletimi için iki yöntem kullanılır:

A. Acındırmak, kişiselleştirmek, mağduriyet yaratmak veya suçluluk duygusuna hitap etmek: (Görevlinin yalvaran bir ses tonuyla "Sayın yolcularımız, lütfen, kendi iyiliğiniz için, sarı çizgiyi geçmeyiniz" diye uyarıyı yinelemesi)

B. Azarlamak, kızmak, bağırmak, sinirlenmek: (Görevlinin çileden çıkarak "Sayın yolcularımız! Kime diyorum ben!!!" diye bağırması)

(Örnek bir arkadaşımın bizzat yaşadığı bir sahneden alıntıdır bu arada)

Hayatın o kadar çok noktasında, öyle bir sıklıkla 3. aşamaya geliriz ki, bir süre sonra birçok kişi ilk iki maddeyi atlayıp doğrudan üçüncüye geçer, konunun ne olduğu bile anlaşılmadan ya yalvarmaya ya da bağırıp çağırmaya başlar.

Patronunuz Cuma'ya yetişecek raporun talebini daha Pazartesi günü iletirken zaman dolmuş da yapmamışsınız gibi sizi azarlayarak söyler. Çocuğunuzun önüne yemek koyarsınız, daha kaşığına dokunmaya vakti olmadan "Bu sefer noooolur ye bak noooooolur" diye yalvarmaya başlarsınız. Karpuz alacak oluruz, "Bana bak kelek çıkarsa gelir bulurum seni değiştiririm ona göre" diye tehdit ederiz. Televizyon kanalında bir teyze, bir yarışmaya bağlanır ve konuya doğrudan "Memedalibey nooolur bi yardım" diye girer...

Günlük hayatımızdan düşünsek hepimiz gerek kendimizden gerek etrafımızdan bir sürü örnek çıkarabiliriz. Bu iki yöntem o kadar yaygınlaşmıştır ki, mesajı ileten kadar, karşı taraf da mesajı gerçekten almak için bunlardan biriyle karşılaşmayı adeta "beklemeye" başlar. Yalvarış yakarış ya da azar ve ceza yoksa, o mesaj yeteri kadar önemli görülmez. Yolda hız sınırı 90 yazması yeterli değildir, radar görmezse basılıverir gaza. Köşebaşındaki çocuğun kış kıyamette ayakkabısının delik olması gözden kaçar, ancak "Allah rızası için" dilenmeye başladığında gereken dikkati çeker. Yemek söylersiniz, hep "5 dakikaya" geliyordur, ta ki hemen gelmezse çekip giderim diye ses yükseltene kadar... Daha bir sürü örnek...

Çok meşhur bir deney vardır, hani maymunlar bir kafese konur, tepeye muz asılır ancak muza ulaşmak istediklerinde maymunların tamamı soğuk duşa maruz bırakılırlar. Bir süre sonra aralarından herhangi biri oraya uzanmaya yeltendiğinde diğerleri onu durdurmak için pataklamaya başlar. Zamanla maymunlar birer birer değiştirilir, baştaki maymunların hiçbiri kalmaz ve en sonunda kafesteki maymunlardan hiçbiri soğuk duşu yememiş olsa da, yeni gelen biri muza uzandığında onu dövmeye başlarlar, sebebini hiç bilmeksizin...

Benzer bir şekilde, bu iki koşul (azar ve acıma) nesiller boyunca o kadar işlenmiştir ki genlerimize, artık bir milletin hatırı sayılır bir kısmı "azarı yemedikçe" ya da karşı tarafa "acımadıkça" bir şey yapmamaya başlar. O yüzdendir ki çoğu yerde en iyi ağlayan ve/ya sesi en fazla çıkanlar en çabuk yükselir. Arabesk kültürün yükselişi de, Kurtlar Vadisi filan gibi birtakım kabadayı yaklaşımların popüler kültür üzerinde hakimiyetini kurması da bence biraz bu sebeptendir.

Eh, hal böyle iken, büyük bir çoğunluğun da, hem mağduru en iyi oynamayı becerip hem de en sert şekilde azarlayabilen kişiyi seçmek istemesi çok da anlaşılmaz bir şey değildir aslında...

Peki o zaman bu gidişatın yönünü değiştirmek için "daha mağdur" veya "daha sert azarlayan" bir alternatif mi getirmek gerekir?

Elbette ki hayır! Gezi Parkı ile başlayan süreç belki de en iyi bunu göstermiştir: Bir alternatifin olduğuna, daha yumuşak, anlayışlı, insancıl, birleştirici değerlerin topluluk içerisinde pek de güzel yerini bulabileceğine dair bir inancın tohumlarını ekmiş, bu işlere ömrünü vermiş olanlar kadar, daha önce bu konularda fazla kafa yormamış bir kesimin de ektikleri bu tohumları özenle sulayıp korumasına, büyütmeye başlamasına sebebiyet vermiştir. Bu çok önemli bir kazanımdır ve farklı bir geleceğin şekillenmesi için en büyük adım bu ilk adımdır.

Sonuçta her ayın 9,19 ve 29'unda piyango çekilir, eldeki bilete yine bir şey çıkmaz; ama köşebaşında piyangocuyu gördüğümüzde yine de gider bir bilet alırız, "Çıkmaz demez, şansımızı deneriz" Tamamen şansa bağlı bir alanda bile bu kadar istikrarlı bir umuda sahipken, kendi ellerimizle şekillendirmeye başladığımız daha aydınlık gelecek için ümidini kaybetmenin asla zamanı değildir...

3 Ocak 2014 Cuma

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl heeerkese kutlu olsun (evet, şarkı olarak söylenen başlık)

2013'ün son haftası, yine her yer ışıklarla, ağaçlarla, süslerle doldu.

Binlerce vitrin kırmızı donları çıkardı meydana, (hakikaten, neden ki diye merak ettim baktım; İtalyanlardan gelme bir adetmiş, iyi şans getirsin diye filan. İyi de o neden ki, neden don, neden kırmızı, neden şans dedim Google'a; dediklerine göre ortaçağ İtalya'sına dayanıyormuş: Yılbaşı gecesi sokakları arşınlayıp "eğlenmeye" çıkacak cadılara karşı "aile mücevherlerini" korumak için erkekler kırmızı örtü ile örterlermişmiş alt takımları. Kırmızı kan rengi diye herhalde, bir şekilde büyü-savar görevi mi görüyor ne...)

Binlerce kişi birbirine "seneye görüşürüz" dedi. Binlerce başkası da bununla dalga geçmek için sonuna "deeermişim" tadında sözcükler ekledi, dilini çıkardı, güldü.

Tonlarca kartondan gözlük, fırfırlı zımbırtılardan takılı parlak karton şapkalar (sahiden, o ağaçları da süslemekte kullanılan fırfırlı parlak şeylerin adı nedir ki acaba), üfleyince fırlayan düdüklerden (onun da adını bilemedim şimdi) alındı. Binlerce noel baba kıyafeti, onlarca ton kar spreyi, sayısız hediye paketleri...

Tabi büyük ikramiye, "size de çıkabilir, çıkmaz demeyin" yılbaşı biletleri, biletin cebine girdiğinden itibaren istisnasız herkeste öyle ya da böyle başlayan "hakikaten de çıkarsa ne biçim olur ya" hissi, akabinde çıkmayınca "biliyordum çıkmayacağını tabi" derken yine de ister isetemez bir hayal kırıklığı...

Kilolarca tonlarca hindiler, mezeler, yemekler, içecekler...

Sonra gece yarısı, 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1...


Havai fişekler, çığlıklar, şarkılar, danslar, mutluluklar; aynı anda dünyanın bir başka yerinde soğuklar, açlıklar, hüzünler, ölenler, kalanlar, savaşlar, işkenceler, hastalıklar... Bu arada atılan havai fişeklerden ölen, nesli tükenen milyonlarca kuş (http://www.rockcitytimes.com/18-million-blackbirds-dead-years-eve-beebe-species-extinct/) korkan çocuklar, kalabalıkta birbirini kaybedenler, ceplerinden cüzdanları gidenler, cepten götürdüğü cüzdanla yılbaşı hasılatını hesap edenler...

Hele de bu sene o kadar alıştık ki Türkiye'de kalabalığı bulduğu yerde gazları TOMAları salan polislere, bir anda televizyonda meydanda kutlama yapan güruhu görünce "eyvah, şimdi gelecek müdahale" diye düşünmedim değil...

Sonuçta öyle ya da böyle, orada ya da burada, şu ya da bu şekilde geçti bir gün daha, takvimlerde sayfalar çevrildi, ajandalar temizlendi, yeni yılda yeni sözler verildi, yeni başlangıçlar için milat ilan edildi ve %85'i (tamamen kıçımdan uydurduğum bir istatistik, ama herhalde doğrudur) 2 Ocak itibariyle feshedilecek bir sürü yeni kararlar alındı. "New Years Resolutions" diyorlar ya gavuristanda hani...

Ben de bir niyet ettim yılın ilk günüyle bu sene için (hedefleri küçük koyuyorum ki ulaşması kolay olsun): Daha çok yazı yazacağım bu sene, daha çok fotoğraf çekeceğim, bir de bu sene artık kızımın 2 yıllık fotoğraflarını toparlayıp albüm yapacağım...

Budur. Gerisi adım adım, zamanı geldikçe...