21 Ekim 2012 Pazar

Sürreel Kemeraltı - 2

Daha önce Mayıs ayında birkaç fotoğraf koymuştum Kemeraltı'ndan (http://www.rastgele-seyler-gunlugu.blogspot.com/2012/05/surreel-kemeralt.html) ; şaka gibi, her gittiğimde bir başka sürreel sahne ile karşılaşıyorum. Yavaş yavaş gide gele bir seri haline gelmeye başladılar, önümüzdeki yıl toparlasam da bunları bir arada sunsam mı diye düşünmüyor değilim :)

Çocuğunun böyle bir resmini tshirt'e bastırmaya karar veren kişiyi mi, bunu özellikle beğenip vitrin malzemesi yapan fotoğrafçıyı mı, yoksa chucky'nin çin malı kuzeni olan manyak bakışlı oyuncak bebeği mi takdir etsem bilemedim...

Harika bir yer yahu Kemeraltı! 

19 Ekim 2012 Cuma

Çatı Faresi

Bir iki haftadır balkonda fare pislikleri buluyoruz... Tabi fare pisliği olduğunu anlamamız biraz vakit aldı, biz ki şehir çocuğu olarak büyümüşüz, hayvanlarla iletişimimiz büyük oranda kedi köpek okşamaktan ibaret filan... Temizliyoruz hop bir daha beliriyorlar sabah, hadi bir daha temizle, bir gece oluyor sanki aylardır temizlenmedi...

Dönem dönem çatıda kuşların yaşadığı olmuştu, sabahları ötmelerini ve çatıda yürümelerini duyuyorduk filan, onlarla uyumlu bir birliktelik halindeydik, ama fare konusunda biraz daha ihtiyatlı davranmak gerektiğine, yoksa evi ele geçireceklerine kanaat getirdik ve kakalarını bulduğumuz balkona bir kapan kurduk. (Tabi öldürmeyip de içine hapseden türden bir şey...) Bu arada çatının içinde parti veriyorlar sanarsınız takır takır takır çatır çutur bam güm... İlk kurduğumuz kapanı beğenmemiş olacaklar, etrafından dolaşıp kayboldular birkaç gece, akabinde ikinci bir tür kapan aldık, bir de peynir tabi en kokulusundan, neyse ki ikinci akşam geldiğimizde sevimli arkadaş içine hapsolmuş bekliyordu.

Kendisiyle birkaç fotoğraf çektirdikten sonra aldık biraz dolaşmaya çıkardık, evden yeterli mesafeye ulaştığımıza kanaat getirdiğimiz bir yerde saldık.  Fare de bir korktu tabi kapanın kapısını açınca, 'kesin var bi bokluk, bu kadar kolay olmamalı' der gibi yapıştı kaldı bir süre kapana, sonra güvendi attı kendini aşağı... O kendine uygun bir delik aramak için koştururken içimizden 'Oh be kurtulduk' nidalarıyla eve döndük.

Başarmış olmanın huzuruyla şöyle bir dinleneyim derken anaaaaa, takır takır bambır gümbür!!! Meğer bizimki anasıyla beraber oturuyormuş!!! Aldık belayı desenize, üstelik bir de ufaklığı evden attık kızdırdık da anasını! Bir de senede dört defa altışar altışar da doğuruyormuşlar iyi mi! Bir de her yerden geçiyormuş, bozuk para kadar delikten dalabiliyormuş şuymuş buymuş!!!

Çok geçmeden analarını da kıstırırız inşallah kapana! Yoksa onlar çatıyı yerken biz kafayı yiyeceğiz...

7 Ekim 2012 Pazar

Bel Fıtığı MReleri (emare gibisinden...)

Geçen ay, uzun bir süredir devam etmekte olup artık kabak tadı veren bel ağrım için doktora gitmeye karar verdim...

Çağımızın hastalıklarından biri bu bel ağrısı, daha yaşımız ne başımız ne ama kime sorsam ya kıçına ya başına ya ayağına bir tarafına vuran gelip giden bir bel ağrısından bahsediyor. 90lık nineler dedeler gibi kalkıp otururken aaaah ooooh demek, hapşıracağım diye yerlere yatıp sırtı destekleyecek yer aranmak, yere bir şey düştüğünde 'aman eğilmeyeyim' diye her şeyi ayak parmaklarıyla kaldırmak konusunda kendini eğitmeye çalışmak filan bir yerde tamam dedirtti, yarın gidiyorum artık dedim, başladım araştırmaya.

Benim bu doktor işleriyle pek aram yoktur, hani bizim memlekette herkes eczacı herkes kendiliğinden uzman doktordur ya, bende yok o pek. Dolayısıyla öncelikle bel ağrısı için kime gitmek lazım şimdi diye soruşturdum, 'Nöroşirurji' uzmanına yönlendirdiler. İyi tamam dedim randevu aldım, hemen ertesi gün gittim. Muayenehane baya kalabalık, bir yandan sıramı beklerken bir yandan da neymiş nöroşirurji diye bakıyorum internetten; anam bir baktım beyin tümörleriyle, sinir hastalıklarıyla ilgili ameliyatlarla filan ilgileniyorlar. Bir anda halimden utandım ulan sık dişini yani ne işin var burada ciddi sorunu olan insanlar var sana ne oluyor diye, ama gelmişiz artık bir kere...

Neyse girdik içeri, ileri yürü geri yürü filan, iyi peki git bir MR çektir gel dedi.

Şimdi boku yedik işte dedim. Bırak daracık tüpü müpü, koskoca bir mağaraya girdim mi bile içim daralıyor, klostrofobi alıp götürüyor filan... Ama yapacak bir şey yok, kendim aldım belayı başıma, kendim çıkacağım tabi. Yer de hemen köşebaşındaymış, hemen çıktım gittim; tesadüf müsaitmiş, yarım saat içinde aldılar beni. Soyun, önlüğü giyin filan işleri bitti; bir yandan telkin ediyorum kendimi 'yaparsın sen, hadi, yürü, aslansın kaplansın' filan.

Buyur gel hadi dediler, ben hı hı tamam diye girdim içeri, bir yandan içerideki kişinin yüzüne bakıyorum ama kafa tamamen göz ucuyla kestiğim aletle meşgul, inceliyorum, neresi açık, nereden kolay kaçılır filan. Tam 'neyse, bir tarafı açık bari, sorun olmayacak herhalde' derken 'Naber, iyi misin', dedi (alet değil içerideki arkadaş) hala bön bön bakıyorum, neden sonra kendini tanıtınca kafama dank etti, ilkokuldan arkadaşımmış iyi mi! İnsan beklemediği yerde karşılaşınca, hele de kafa az sonra daralabileceğine dair fikirlerle karıncalanmışken tanımıyor tabi.

Neyse konuştuk kısa kısa, elime bir top tutuşturdu, bir şey olursa sıkarsın bunu çıkarırız dedi. Hop yattık oradaki banta, sonra pideyi fırına verir gibi sokuverdiler beni makinenin içine. Neyse ki kafamın arkası açık olduğu için tahmin ettiğim gibi olmadı (yaptıracaklara söylüyorum, büyütülecek bir şey yokmuş). Daha sonra o 'korkuttukları' yüksek sesler başladı; sırasıyla değişik değişik bir sürü ritm.

Datdatdatdatdatdatdatttt...

DadaaaadatDadaaaadatDadaaaadat...

Bildiğin elektronik müzik! Şu aletin üzerine şöyle bir iki led ışık koysalar, renkler filan değişse, biraz da pad sesleri filan eklesen baya trip bir deneyim yani bildiğin...

Korkacağımı beklerken aksine baya bir eğlenmiş olarak, hatta hareketsiz duruş itibariyle biraz da medite bir halde 15 dakika kadar süre sonunda çıkardılar beni pide fırınından, gittim giyindim toparlandım, arkadaşla 100 kez özür dileyip vedalaştım (sonradan öğrendiğime göre sık sık başına geliyormuş!), birkaç saat içinde de aldım sonucu gittim doktora geri.

Bir öncekinden daha bile kalabalık, utana sıkıla bir araya sıkıştım, bir göz atar mısınız diye... Şöyle bir baktı, 'Bir fıtık vakası varmış ama kapanmış, yapacak bir şey yok' dedi. İyi tabi çok şükür de ağrı için ne yapacağız? 'Dikkat et' dedi...

Yani kısacası baya iyi oldu doktora gittiğim. Yarım günlük bir macera sonunda 'dikkat et' ile çıktım muayeneden, üzerine gidip bir soğuk bira yuvarladım kapattım konuyu...

Bir dahaki sefer taşın toprağın duvarların üzerine yazıyorlar ya 'BEL FITIĞI' diye, cep numaralarıyla beraber, onları arayacağım!!! :)