31 Mayıs 2012 Perşembe

Helyum verin banaaa!

Bazı insanlar  birileri düştüğü zaman kendilerini tutamaz da güler ya, ben de helyum gazının ses inceltmesi durumuna oldum olası gülmekten çatlamışımdır. Bugün bir ara televizyonda Big Bang Theory'nin eski bölümlerinden birini veriyorlardı, Sheldon'ın odasına helyum gazı sıkıldığı zamanki sesi vardı, yine karnıma ağrılar girdi gülmekten!!! 
Bir türlü deneyemedim şunu ben de... Bir defasında bir parti için uçan balonlar salmak istedik tavana bir sürü, internetten helyum tüpü araştırdık bir tane (gidip baloncunun biriyle uğraşmayalım diye, zira helyum yerine başka bir şeyler koyuyorlarmış bazen) orayı ara burayı ara bir türlü bize bir tüp satacak birini bulamadık. En son birini aradık adam 'Ülke çapındaki helyum sıkıntısı yüzünden şu anda size helyum sağlayamıyoruz' diyince telefondaki dumur yüz ifadem ile iyi madem dedik, uçan balon da olmayıversin... Tabi bu durumda balonları şişirirken civciv gibi konuşma hayallerimiz de suya düştü. 

Ne olursa olsun, mutlaka yapılacaklar listemde! Kimileri ölmeden önce ne yapılacak listesine Everest'e tırmanmayı yazar, ben helyum istemişim çok mu :)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Çikolatadan cin çıktı...


Bir çikolata markasını internette satan bir yer var mı diye bakarken yine bir Google reklamı çıktı karşıma, yazmadan edemedim. Gören de ben arayıp buluyorum zannedecek böyle şeyleri ama inanın bir şey yapmıyorum, dönüp dolaşıp bunlar beni buluyor! Sonuçta Alman çikolatasıyla cinlerin büyülerin ne alakası var yani…

Tabi dayanamayıp tıklıyorum böyle şeylere ben, dağıtılan broşürleri, anlatılan hikayeleri dikkatle dinliyorum; içlerinden mutlaka bir öykü malzemesi, bir şeyler çıkar diye. Referans vermeden çaldı demesinler diye al aşağıda aynen koyuyorum reklamını da...



İşte siteden alıntılar, vallahi hepsi birebir alıntı, kendimden bir şey katmadım, yorumları kendiniz yapın:

Benim gözlem ve araştırmalarıma göre; cinlerin yeme ve içmeleri koklamaktan ibarettir.

Erkek cinin insan kadınla, kadın cinin insan erkekle cinsel ilişki kurması en çok karşılaşılan olaylardandır (…) Cin beyindeki seks merkezini etkiler ve kadını her ilişkide rahatça orgazma ulaştırır (…) Belli bir süre sonra da, sanki çocukları olmuş gibi birkaç çocuk cin görüntüsü verir ve kadını inandırır (…) 

Büyülü bir kişi (…) aşağıdaki belirtilerden en az 4-5 tanesini yaşar:
(seçip seçip yazıyorum, çok var)
- Rüyada aşırı uzun veya kısa boylu kimseler görmek
- Nedeni olmadığı halde işine gitmeme isteğinin oluşması
- Cinlerle cinsel ilişkiye girmek
- Tuvalette uzun kalma isteği
- Başını sabunladığında birisi gözetliyormuş hissinin oluşması
- Genç kızlarda evlenmeme isteğinin oluşması
- Taşıt araçlarına binememe
(daha neler var tabi; bir okuyunca herkeste büyü var diyor insan…)

Benim yakın akrabam üniversitede öğrenci olan bir kızın ,anne ve babası,kızlarının davranışının çok değiştiğini,söz dinlemediğini,toplumda yadırganacak şekilde giyinmeye başladığını,derslerine karşı ilgisinin azaldığını söyleyip ,yardım istediler.Fakat kız bir türlü benimle karşılaşmak istemiyordu.Zorla yanıma getirdiler.Hep kaçmak istiyordu.Nihayet kızı karşıma aldım ve kız şunları anlattı.Oyun olsun diye üç kız arkadaş ,ruh çağırma yapmışlar.O günden sonra içinde konuşmaların başladığını,hep olumsuz fikirlerin telkin edildiğini,iradesine hakim olamadığını söyledi.Kısaca,ruhsal olarak bunalıma girdiğini ,zorlada olsa söyledi.Üzerine biraz Kur'an okudum cin başladı konuşmaya.Bedende beş kişi olup,üçünün ateist,ikisinin Hıristiyan olduğunu ,bu kızın çağırdığını onun üzerine geldiklerini,olumsuz davranışları kendilerinin yaptırdıklarını ve vücuttan çıkmayacaklarını söyledi.Bunun üzerine çıkmak isteyen var mı? Diye sordum.Tekrar çıkmayacaklarını beyan ettiler.Okuma yoluyla ,Allah'ın izniyle hepsini yaktım(öldürdüm).Kızın anında yüzünün rengi geldi ve kendini yeniden doğmuş gibi hissettiğini söyledi ve kız şu anda çok iyi.

Dolayısıyla 'bu gece olmaz tatlım başım ağrıyor' yerine 'bu gece olmaz tatlım büyü yaptılar' diyebilir, iktidarsızlık durumlarında 'bağlama büyüsü yaptılar' diye hacı hocaya gidilebilir... Her daralıp kabus gördüğünde cin girdi diye işin içinden çıkılabilir ve tecavüzü dahi cinler ile makul gösterebiliriz. Vallaha süpermiş...

FRP oyuncularının içleri sızlasın, sizinkiler de büyü mü canım... Bilmemkaçıncı edition kitaplardan bakacağınıza buyrun Haktan Hoca'ya sorun anlatsın, hepinizden daha yaratıcı!

25 Mayıs 2012 Cuma

Dönüm Noktası

Çocuklarla ilgili bir dönüm noktası var, bazı şeyler bir anda tersine dönüveriyor.

Doğumdan kısa bir süre sonra en yakınındakileri tanımaya başlayan bebek, insanın içini eriten güzellikte bir ifadeyle yüzüne baktığı anne ve babasından hiç ayrılmak istemezken, bir dönüm noktasından itibaren bu kez anne ve babasıyla hiç vakit geçirmek istememeye başlıyor.

Küçükken suratına bakıp geğirip osurduğunda 'ayyy ne şirin, afferim çocuuma' diye alkışladığımız çocuğumuz, belli bir yaştan sonra ortalıkta pırt diye kaçırdığında 'aaa çok ayıp' demeye başlıyoruz.

Ufakken gelen misafirin memesine hop diye eliyle saldıran çocuğa keh keh diye gülünüp 'eh, biraz edepsiz bizimki de hihi' diye dalga geçilebilirken bir noktada 'yuh! terbiyesiz!' oluveriyor.

Öptükçe kıkır kıkır gülen çocuk, bir noktadan itibaren öfff diye öptüğün yeri silmeye başlıyor.

Yemeğini tükürüp durması, eline aldığı bir şeyi kafana fırlatması, suratına kusması filan gibi şeyler mesela, ne zaman sevimli olmaktan çıkıyor?

Bir nokta var oralarda bir yerde bütün bu değişimlerin gerçekleştiği, ama acaba hangi noktadır o, nedir, nerededir?

-----------------------------
Tamamen alakasız not: İki üçtür beleş stok fotoğraflardan alıp evirip çevirip idare ediyorum ama üşenmeyip kıçımı kaldırıp bir iki tane şey çeksem iyi olacak bu yazıların yanına koymalık...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Miyop Miyop Bakma Bana...

Yıllardır uzağı göremiyorum.

Ortaokul yıllarında başladı, önce tahtayı seçemiyorum diye biraz gözümü kısıyordum, sonra bu böyle olmayacak, bir doktora gidelim dedik, ufak tefek miniminicik içi dolu turşucuk bir miyopunuz var, dilerseniz şöyle bir gözlük takdim edelim dediler. Dünyam değişti; birdenbire bütün yazı ve tabelaları okuyabilir oldum, hatta okuyabildiğimi gösterip doktordan eve kadar ne kadar tabela varsa hepsini sırasıyla okudum.

İlk başlarda kendimi çok entel dantel hissetmeme sebep olan gözlük, bir süre sonra yağmurda damla damla ıslanması, saçlara takılması, güneş olduğu zaman güneş gözlüğü takamama gibi birtakım başka sıkıntıları ortaya dökünce 'ben lens takacağım' dedim, 'bana bak, dikkatli takacaksan tamam yoksa vermicem' diyen doktora ellerimi hep yıkayacağımı, süper temiz bakacağımı, gözlerimi çok acaip koruyacağımı ilettim ve lenslerime geçtim...

Geçtim geçmesine de o gün bu gündür hala derdi bitmez bu işin... Bu meseleden bir iki sene sonra gözümde lenslerim, karanlıkta parlayan fosforlu yıldızlardan aldım, bir sabah tabureye çıkıp akşama kadar özenle onları tavana yapıştırdım, yapay gökyüzümü yaptım; itinayla belli bir süre ışığı açık bıraktım, sonra gece lensleri çıkarıp büyük bir heyecanla yatağıma yatınca tavana bir baktım: Bulanık birtakım ışıksal şeyler... Çok zeki olduğum için çıplak gözle kendilerini göremeyeceğim gerçeği aklımdan gidivermiş...

Bir de dalgınlık var, gözlüğü ya da lensleri çıkarıp aceleyle kalktığın bir zamanda gözler görmediği için nerede olduklarını bulamamak, el yordamıyla oraya buraya tutuna tutuna onları aramak... O lensin gözünde kıvrılıp bir tarafına girmesi, seksen tane manevraya rağmen bir türlü çıkmaması... Toz kaçtı yağmur geldi gözler yoruldu ne ararsan sıkıntı yaratması... Gözlük desen o da yamulur, kırılır, bir ton hikaye... Çizdirelim desen gözleri cesaret edemiyorum, milyonda bir risk bile çok geliyor, çok da büyük sorun değil, bu kadar sene bozuktu, bir bu kadar daha bozuk olsa ne yazar diyip geçiştiriyorum...

Sonra yolda gözüme bir şey kaçıyor, tanıdık birinin yanından geçip burnunun dibine girsem bile görmüyorum, ondan sonra da 'görmezden geldi bak' oluyor! Miyopum ben kardeşiiiiim diyemiyorum ki...

22 Mayıs 2012 Salı

Fast Food Yalanları


Yazmadım yazmadım hepsi birikti sanki bir güne, arka arkaya yazıp duruyorum…


Gece gece insanın karnı acıktığında fast food reklamlarını görmek en yakın telefona atlayıp pavlov'un köpeği gibi salyalar içerisinde kendine bir şeyler sipariş etmesine ya da atlayıp en yakın
fast food mekanında donuk beyaz flöresan ışıkları altında çıstakçıstakçıstak çalan müzik eşliğinde tıka basa tıkıştırmasına sebep olabiliyor.

Oluyor olmasına ama photoshop güzelleştirmeleri bir tek mankenler üzerinde işliyor diye düşünenlere çok da iyi bir örnek olan gerçekler anında yüzüne çarpıyor insanın. Fotoğrafları ben çekmedim, internette var olan şeyler; ama eminim ki gidip tamamını çekmeye karar versem bundan çok da farklı bir sonuç çıkmayacaktır… Al işte yeni proje… (Bahaneye bak, hamburger yemeye gidicem demiyorum da…)



Bir de A.B.D.'deki tüm McDonalds'ların işaretlendiği bir harita var ki insanı şoka sokuyor… Yüzlerce, binlercesi, ve bu sadece McDonalds üstelik, bunlar gibi yine yüzlerce, binlerce zincir. Alt tarafı birkaç onyıl içerisinde dünyanın nasıl bir hal aldığına inanamıyor insan...

Düğün Dernek



Yaz geldi düğün sezonu açıldı...
Yaşımız itibariyle birkaç yıldır seri halinde düğünlerin olduğu bir dönem yaşıyoruz, çocukluktan, işyerinden, kurslardan, aile dostluklarından, şuradan buradan yakından ya da uzaktan birçok kişi sırayla ‘dünya evine giriyor’.

Amerikan dizilerine baktığım zaman çocukluğundan beri hep ilerideki düşününü planlamış, hayalindeki elbise/mekan/düğün üzerine kutu kutu fotoğraflar toplamış kadınlar var. Halbuki benim etrafımda neredeyse herkes bu düğün hikayesine ‘biz öyle kalabalık büyük bir şey istemiyoruz, kendi halinde sade bir şey olsun’ diyerek başlıyor...


İlk önce ‘kimleri çağırsak’ ile başlıyor tantana. Venn diyagramı mantığıyla düşünürsek bir iç küme var, en yakın aile ve arkadaşlardan oluşan. Onları saymaya başlıyorsun önce. Sonra onun bir dışındaki orta küme var, ailenin yakın arkadaşları, daha önce yakın olup bir süredir görüşmediklerin, ya da seni kendi düğününe çağırdığı için çağırmak gerekenler kümesi. İç küme ile ‘sakin sade bir şey’ kapsamında kalan düğün, bu orta kümeye geçtiğinde kendiliğinden 200 kişilik bir şölen haline geliyor. Bunun bir adım ötesinde ise ‘Aydın’dan 3. Göbek kuzen’ ya da ‘ilkokul öğretmenimin küçük oğlu’ gibi kişileri barındıran bir dış küme var ki buraya da taşmak zorunda olan arkadaşlarım oldu, burada artık sayı 600’leri filan buluyor...

Daha sonra sıra organizasyona geliyor: Düğün mekanı, çiçekler, elbiseler, müzik, davetiye, şekerlikler, yemekli mi kokteyl mi hikayesi, içkiler, fotoğrafçı, video çekimi, şudur budur... Tabi konu bu kadar geniş olunca, kendimiz altından kalkabilecek miyiz yoksa organizasyon şirketine mi gidilse kararı...

Sonra mutlaka her aşamada alternatif düşünceler (örneğin ‘mekanı boşversek de yalınayak sahilde evlensek’ veya ‘elbise klasik beyaz gelinlik olmasa da mesela kısa olsa, ya da turuncu?’ gibi) ve bu düşüncelerin gözünün önünde yontulup ‘şöyle adam gibi’ bir şeylere dönüşmesi...

Stres seviyesi zaman ile ters orantılı olarak gidiyor, vakit azalıp tarih yaklaştıkça sinirler, tartışmalar artıyor, birileri mutlaka gerilip bağırıp çağırıyor, sonra sakinleşiliyor, bu şekilde geçip gidiyor ve sonunda gün gelip çatıyor.

Hazırlık aşamalarında prova edilen saçlar o gün asla provadaki kadar güzel olmuyor, tam giyinirken gömleğin bir düğmesi atıveriyor, nikah memuru vaktinde gelmiyor, açık hava planlanan düğünde birden bulutlar belirip hava kararıyor... Bütün bu heyecan içerisinde her tarafta birileri koşuşturuyor, adeta yükseköğretim sınavlarına girer gibi mideler bulanıyor, heyecandan en sert içkilere başvuruluyor ve sonunda paldır küldür nikah saati geliyor...
Bu kadar hazırlıktan sonra bütün meselenin ne kadar çabuk geçtiğine inanamıyor kimse; bir şekilde evet’leri dedikten sonra zıplayıp hoplayıp ‘oturmaya mı geldik aaaaa’ derken olup bitiyor bütün olay; pasta geliyor, ışıklar yanıyor sönüyor, bir şeyler oluyor ve sonra hepsi bitiyor ve çift yorgunluktan sarhoş bir şekilde başbaşa kalıveriyor.

Üzerinden bir gün geçtiğinde tebrik telefonları devam ediyor ‘Rüya gibi bir düğün oldu’ ‘Harikaydı’ ‘Süperdiniz’... Bir kısım insan delicesine eğlenmişken bir kısmı yemeklerden, müzikten, insanlardan, oturduğu yerden şikayet ediyor. Çılgınlar gibi seçilen çiçeklerin renklerini bir tek kişi bile hatırlamıyor. Üzerinden bir hafta geçtiğinde kim kiminle nerede nasıl dedikodularından tek bir sözcük kalmıyor, bir yıl geçsin detayların tamamı unutuluyor, fotoğraflara bakıldıkça ‘aaaa evet böyle de bir şey olmuştu’ gibi tamamen dışarıdan bir bakışa dönülüyor. Çok daha kısa bir süre sonra başka insanların düğününe gidildiğinde ise ‘Biz bu yoldan geçtik, peh peh peh’ tavırları insanın üzerine yerleşiyor, sanki bir dağ varmış da önden tırmanmışsın, arkadakilere tepeden bakıyormuşsun gibi...

Özetle sonuçta bir günlük bir şey, geliyor, geçiyor, geriye birkaç fotoğraf ile her sabah ve her akşam uykudan önce ve sonra birbirinin suratına bakan iki kişi kalıyor.

Yani kısaca:
Düğün ne olursa olsun, karşınızdaki kişi suratına bakmaktan sıkılmayacağınız birisi ise gerisi güzel geçiyor, fazla kasmaya gerek yok...

Ya da düğün ne olursa olsun, karşınızdaki kişinin suratını bir süre sonra görmek bile istemeyecekseniz zaten bir anlamı yok, fazla kasmaya gerek yok...

Ama nasıl olsa kasılıyor...

Yatak Tasarımım...

'Yılın tasarımı' adayımı ortaya koyuyorum! :)

Niye daha önce yapılmamış bilmiyorum, birkaç yıl önce aklıma gelmişti, çiftler için rahatsız konuşmaları engelleyecek, mesajları 'başım ağrıyor' ya da 'bugün ne güzelsin tatlım'dan çok daha net olarak verecek bir çözüm üretmiş bulunuyorum.

Yatağın her iki yanına birer trafik ışığı ekliyorsunuz, yanan ışığa göre diğer taraf mesajı alıp yaklaşımını ona göre ayarlıyor.

Yeşil ışık malum, kırmızı ışık ise 'şansını bile deneme' anlamına gelirken sarı ışık ise 'eğer kartlarını doğru oynarsan belki olabilir' anlamına geliyor. Her iki taraf da diledikleri zaman ışık rengini değiştirerek mod değişikliklerini karşı tarafa bildirebilecek.

Her yatağa uygun, elektrikle ya da pille çalışabilen, ister müzikli ister müziksiz...
Yan fayda: Karanlıktan korkanlar için gece lambası yerine de geçebilir; ya da başka bir sisteme bağlayarak odada disko efekti yaratmak da mümkün...

Çok satmazsa ne olayım...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

34 Kenara Çek

Bugün arabada giderken radyolarda ne var diye ileri geri arama tuşuna basarken şöyle bir şarkı denk geldi, ağzım açık kaldı; ışığa bakakalan sinek gibi aval aval durdum bir süre:

34 kenara çek kaçamak yaptın
Radarıma yakalandın.
Masuma yatma beni aldattın
Hiç şansın yok fena yakalandın

Bu nasıl şarkı sözü ya!!! Ne zaman neler oldu bize? Yani biz derken aslında yalnızca Türkçe'de değil, diğer dillerde de böyle; daha 'popüler' ya da 'modern' şeylerden bahsedelim bir şey, milletin aklında kalsın diye ruhunu, müziğini, ne varsa hepsini satmak başka bir şey... Hadi dalga geçmek için yapsalar yine tamam, bir de son derece ciddi, beğenerek yaptıkları işler yani bunlar, yapan ayrı beğeniyor, yazın Biiç Klab'larda çıstakçıstak dinleyip el kol sallayan ayrı beğeniyor, bense dumur halimde içinden çıkamıyorum bunun.

Ya ben çok yaşlandım, ya da bu dünya yaşlandı artık bunamaya başladı...
 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Sürreel Kemeraltı

Kemeraltı'na ne zaman gitsem bir uyaran bombardımanı içinde renkler, sesler, kokular hepsi üstüste binerek kafamda tost oluyorlar. Bir yere yetişmek ya da bir şey aramak için değil de öylesine dolaşmak için gidildiği sürece alabildiğine sürreel, muhteşem bir deneyim yaşıyor insan... Hepsi garip bir filmden alınma rastgele bir kare gibi oluyor her bir sahne.

 







13 Mayıs 2012 Pazar

Eski çizgi filmler şimdi neredeler...


Bu aralar televizyonu açıp çizgi filmlere bir göz atan var mı bilmiyorum aranızda. Yaşlanmış taşlanmış insan yorumu gibi olacak ama sanki bizim çocukluğumuzun çizgi filmleri gibi değiller, artık başka türlü şeyler var hep.

Bir belgesel vardı bir kere televizyonda denk gelmiştik, hippilik üzerine; o dönemi San Francisco'da yaşamış olan bir adam 'biz o dönem hepimiz barış içerisinde patates yetiştirmek istiyorduk, sonra patates yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu gördüğümüzde hepimiz iş adamı olduk' demişti.

Eski çamlar nasıl bardak oluyorlarsa, eski çizgi film kahramanları da artık şöyle bir şeyler olmuş olabilir mi acaba:

Darkwing Duck - Çocuklara trafik kurallarını öğreten bir televizyon programı hazırlıyor.
Transformers - Belek'te her şey dahil bir tatil köyünde mutfak robotu olarak görev yapıyor.
Tom & Jerry - Kedi ve köpek maması reklamlarına çıkıyorlar.
Heidi - Ahşap boyama ve takı tasarımı yapıp semt pazarında tezgahta satıyor.
Arı Maya - Bal fabrikası açtı, parayı kırdı.
Calimero - H.S.Ö. (Haksızlıkla Savaş Örgütü)'nü kurdu, başkanlığını yapıyor.
He-Man - 'İskeletor' diye bir rock bar açtı, her akşam canlı rock ve metal grupları çıkarıyor.
Tsubasa - Özel bir kanalda futbol yorumcusu oldu.
Temel Reis - İzmir-Karşıyaka vapurunda kaptanlık yapıyor.
Yakari - A.B.D.'nin bir eyaletinde kumarhane işletiyor.
Clementine - Çocuklar için fantastik korku romanları yazıyor.
Casper - Lunapark korku tünelinde asgari maaşla sevimli hayaletlik yapıyor.

Diğerlerinden haber alınamıyor...