15 Şubat 2013 Cuma

Kaç Para Kaç


Geçenlerde bir öğlen şöyle bir çıkıp, denize nazır, kendimi şımartma odaklı öğlen yemeklerimden birini yiyeyim dedim. Bir yandan da aldım bilgisayarı yanıma, belki ilham gelir de bir şeyler yazarım çizerim hevesiyle oturdum yemeğe, ama ne ilham ne heves, gelen giden yok, ben de oturdum arka masayı dinlemeye başladım. (Aileden gelmedir bizde; antenler çok kuvvetlidir, aynı anda 4 masayı birden takip edebilirim)

5 tane orta yaş ve üstü kadın, tayyörler giyilmiş, saçlar yapılmış filan… Belli ki böyle ara sıra bir araya gelip bir yerlerde buluşuyorlar, bir nevi sosyetik 'gün' gibi bir şey. O kısmı tamam. Ancak yemeğe oturdukları andan itibaren yaklaşık 2 cümlede bir para ile ilgili bir konu dönmeye başladı. Bankaların aldığı sabit ücretlerden girildi, telefon faturalarından çıkıldı, eve gelen temizlikçi kadının aylığından girildi, bahşiş alışkanlıklarından çıkıldı… Bir noktada 'doğumgünüm için Beymen'den kolye almış, şöyle pahalı böyle fiyakalı bir şey ama taşıyamadım, değiştirdim' gibi bir cümle yakaladım. Bir yandan ayıp tabi dinlenmez elalemin muhabbeti, bana ne yani, ama ne yapayım, insan takıldı mı da kalakalıyor.

Belki de benim önyargılarım, bilmiyorum tabi, belki de her biri kendi dünyalarında günde 20 yaşam kurtarıyor, paha biçilmez değerler yaratıyorlardır; ama görünümde biçilen pahalardan başka bir şey çıkmıyor yüzeye. Üretecek, paylaşacak, konuşacak başka bir şey kalmamış gibi...

Üstelik de o kadar absürt bir hal aldı ki bu para meselesi… Rahmetli dedem hayatı boyunca bu kredi kartı işine ısınamamış bir insandı, cebinde belli oranlarda tam ve bozuk paraları tutar, bir şey alınacağı zaman klipsli tomardan tek tek sayar öderdi. Yahu dede bu kadar para taşıma bak yanında, banka kartı, kredi kartı filan kullanabilirsin, çarşıya marşıya gidiyorsun bak neme lazım derdik, kafa sallayıp yine bildiğini yapardı (pek feylesof bir yanı vardı rahmetli dedemin, onu ayrıca bilahare anlatırım). Paranın kendisi zaten garip bir konsept (Bir Danny Boyle filmi vardı, Millions diye, çocuk bilmemne kadar para olan bir çanta buluyor ama birkaç gün içinde geçersiz olacak, bir gün dünyaları alabilecek bir çanta, ertesi gün yalnızca geri dönüşüme yarayacak kağıt parçalarına dönüşecek filan). Ona çok derinlemesine girmeyeceğim, o başka bir konu, ama ‘sanal’ ortama geçtikçe daha da; ne diyeyim; ‘sanal’laştı işte…

Banka hesabım var, bir tane elektronik alet yardımıyla (bazı bankaların çok daha karmaşık, telefona bir şifre gelecek o şifreyi başka yere yazacaksın baska bir numara gelecek, sonra dört takla beş parende ertesinde son parola çıkacak…) girip bakıyorum, ayın başında bilgisayar ekranına birtakım rakamlar ekleniyor. Daha sonra yine aynı ekran aracılığıyla otomatik olarak elektrikti suydu faturaların karşılığı tıkır tıkır eksiliyor. Bir yerde bir şey harcamışım, banka kartıyla ödemişim, tak; oradaki rakam daha aşağı iniyor. Ay sonuna kadar birtakım yükselmeler ve (genellikle de) düşmeler sonucu oradaki rakam dibine vuruyor, sonra da öbür ay başka birtakım rakamlar olarak geri geliyor… Hele hele diyelim ki birine yüklü bir tutarı havale edeceksin: Ha facebook’ta statü değiştirdin, ha birkaç bin lira para gönderdin. TIK! Tamam… Para mı bitti, kredi kartına yazdır, FIŞT, tamam…

Ne kadar kolaylaştı her şey tabi, ama ne kadar da fazla kolaylaştı aslında… Paranın temsil ettiği değer aynı, ama fiziksel olarak bağlantı azaldıkça harcama esnasında değeri olduğundan ne kadar aşağı algılanıyor, ödemeye gelinceyse birden bire değerinden ne kadar fazla bir hale geliyor…

Saflığıma verin yorumumu ama böyle düşününce dünyadaki her şeyin düzeninin birtakım saçma sapan rakamların inip çıkıyor olmasıyla belirleniyor olması aslında ne kadar gerzekçe bir şey... 

12 Şubat 2013 Salı

Kayıp Anahtar Sendromu

Sabah sabah her şeyi sırtlanmış, ceketleri giymiş, çocuğun ıvır zıvırını filan toplamış kapıda ha çıktım ha çıkacağım diye beklerken insanın başına gelebilecek en sinir bozucu şeylerden biri arabanın anahtarını bulamamak...

Şimdi diyeceksiniz atla otobüse git ne olacak, ancak bir yaşını yeni doldurmuş, hareket edebiliyor olmanın heyecanıyla bir saniye yerinde durmayan; hele bir de çığlık atmayı bu hafta öğrenmiş ve dolayısıyla harika bir marifet sanan bir bebekle, 3 vasıta değiştirerek ulaşılacak noktaya sabah trafiğinde 2 saatten uzun zamanda varmayı düşünün. Dolayısıyla anahtarı bulamamış olmaya siniri bozuluyor insanın, haliyle.

Bir şeyi kaybettiğinde en sevdiğim sorudur, "En son nerede bırakmıştın?" Ancak olası her yerin altını üstüne getirip kendini buzluktaki kıymanın arkasında araba anahtarı ararken bulunca, insan düşünmeksizin kendine bile sorabiliyor bu saçma soruyu... Gerçekten en son nerede bırakmıştım yahu? Telefon gibi çaldıramıyorsun ki mereti...

Kendi çapında bir Kübler-Ross modeli ile üzüntünün beş aşaması geçiriyorsun: Önce inkar geliyor (Ama valla daha dün kilitledim kendi ellerimle, kaybolmuş olamaz, nasıl olur ki?), daha sonra bir öfke akımı geliyor (Kahretsin işte, hep böyleyim ben, niye gidip şu yerine koymadım, niye koyduğum yerden emin olmuyorum neden neden nedennn!) Sonra tabi pazarlık aşaması (Bir bulsam vallahi bundan sonra hiç kaybetmeyeceğim, her sabah liste yapacağım, yeminle vallah billah), ardından depresyon (Tamam artık, hiçbir anlamı kalmadı aramanın, hiçbir şey aramanın yararı yok, zaten her şeyi kaybediyorum ben) ve son olarak da kabullenme (Peki, ne yapalım, madem anahtar yok, gitmiyorum o zaman işe ben de...)

Sonuçta bulamadık tabi, kaldık evde, zoraki tatil... Üzerine aynı gün parmağımı kestim, dolabı açayım derken çat diye kafama çarptırdım, pirincin suyunu fazla kaçırıp lapaya çevirdim, acaip bir migren tuttu, ve sonunda dedim tamam, ben aldım işaretimi, bugünü böyle noktalıyorum, başka bir şey yapmaya gelmez. Benim günüm değilmiş...

9 Şubat 2013 Cumartesi

İş İş Serzeniş...

Ofiste arada sırada benim ilgi alanıma girdiğini düşündükleri makaleleri masama bırakırlar. Bazılarını ileride kullanabilirim diye ben de saklarım, 25 Mayıs 2012 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayınlanan bir makale şimdi başka bir şey ararken tekrar elime dolandı...

Makale Sevda Yüzbaşıoğlu'na ait, marka kimlikleri ile ilgili. Özetle marka isminin ne kadar önemli bir şey olduğunu, markanın geleceğini tanımlamaktaki ilk adım olduğunu, her nasıl seçilirse seçilsin (ister yazı tura atılsın ister milyon dolarlar ile belirlensin) sonuçta markanın kapsadığı işin geleceğine dair çok önemli yapı taşlarını içinde barındırdığını filan anlatıyor.

Buradan yola çıkarak kendi tecrübelerimizi gözden geçirdim, aklıma geldikçe zaman zaman güldüm zaman zaman of çektim...

Özellikle freelance işler yapan, ya da çok büyük firmalarda çalışmayıp daha butik işler yapmaya çalışan tasarımcı arkadaşların mutlaka başına gelmiştir, teklif ya da görüşme aşamasında öncelikle karşınızdaki insana işin ne olduğunu anlatmak zorunda bulursunuz kendinizi, ancak sonrasında, 'bakın işte bu kadar anlattığım işin boyutunu görüyorsunuz, şimdi neden bu teklif böyle anlayabilirsiniz' dersiniz...

Çocuğuna isim bulmak için sekiz tane kitap okuyup hecelerin ardındaki gizli anlamları araştıran teyzeler amcalar, marka adı söz konusu olduğunda çok seyrek aynı hassasiyeti gösterirler. Daha sonra iş tasarım aşamasına geldiğinde daha da vahim şeylerle karşılaşırız çoğu zaman. "Hadi sen bir iki şey çiz de, bir beğenelim hele ona göre bakarız" lafını kaçımız duymuşuzdur? Ya da aşağı yukarı iki gevrek bir peynir fiyatına logo, kurumsal kimlik ve web sitesi filan yaptırmak isteyen "müşteriler"iniz olmadı mı? (Ortağımın bir gün telefonda 'beyefendi o sizin istediğiniz logo değil, o başka bir şey oluyor!' diye 30 TL'ye logo "tasarlatmak" isteyen bir vatandaşa serzenişte bulunduğunu çok net hatırlıyorum)

Sonra bu tavrı bir de "bak biz ileride daha çok işler yapacağız ona göre fiyat ver" ya da "senin için de çok güzel referans olur bak" diye satmazlar mı...

Hadi güzel bir iş yapmaya başladınız... Mutlaka herkesin her ihtiyacı hemen yarın için olur. Sözümü tutayım dersin, sabahlarsın, hadi yetiştireyim dersin, gözler devekuşu yumurtası boyuna şişer, saçlar dağılır ama yetiştirirsin, ertesi sabah bir heyecan gönderirsin işi; hadi ondan sonra bekle bakalım bir haftaya yorum gelsin... E ne olmuştu, aceleydi hani iş??? "Ay işim çıktı bakamadım..." Ama neden sonra bakınca yine hemen ertesi güne istenir düzeltmeler, yanlış anlaşmayalım sakın...

Ya da mesela 'çok özel, çok değişik bir şey istiyorum' diyip ondan sonra yaptığınız tüm eskizlerin ardından gidip şurada burada gördüğü bir işin aynısı olana kadar beğenmeyen, ya da tüm ısrarlarınıza rağmen 'hayır burası mutlaka pembe olsun yanına da bok rengi ve morcivert' diye tutturanlar...

Her şey bitip de sıra ödemeye gelince bugün, yarın derken sanki borcu olan senmişsin gibi aylarca süründüren, insana bir noktada aman of kalsın daha iyi bununla mı uğraşacağım dedirten...

Hazır ödeme yapmamışken araya 'küçük küçük' bir sürü işi daha sıkıştıran, 'ya bi de şunu yapıversene' diyip sonra da sanki o işi en baştan sen vaat etmişsin gibi üste çıkan...

Neler var daha neler...

Bir iki ay önce harika bir imajla karşılaştım. Yapan kişiyi bulsam referans vereceğim, ancak 100 tane ayrı yerde vardı, dolayısıyla malesef hakkını veremiyorum yapana... O kadar güzel ifade etmiş ki konuyu...

Ha, bütün bunların dışında ayrı koyduğum müşteriler yok mu? Var tabi, olmaz mı?

Yaptığın işe güveniyorum diyip gerçekten işi sana bırakan, görüşlerini ve vizyonlarını net anlatıp, düzgün brief veren, istediği düzeltmeleri insan gibi talep edip karşılığında da büyük keyifle yaptığınız işleri zamanında ve doğru düzgün teslim alan, ödemesini de tıkır tıkır yapan canım müşteriler...

Arada sırada gelmiyor değil tabi böylesi. O zaman da zaten onların işleri daha da iyi gitsin diye sen kendini yırtıyorsun, iş olmaktan çıkıp bir keyif haline geliyor...

Hem de kimi zaman en iyi diye düşündüklerin en sıkıntılı işler çıkarken, kimi zaman da hiç beklemediğin yerlerden geliyor bu en keyifli işler... Asıl bunlar işte insanı bu işe devam etmeye iten, yoksa hep öbür türlü olsa çekilmez ki...

Ancak malesef, özellikle bu camianın "tepesinde" değilsen, daha sık diğer tipiyle karşılaşıyorsun müşterinin... Ona göre tavrını alıyorsun, kendini koruyorsun filan tabi bir süre sonra; ön ödemeleri düzgün almayı öğreniyorsun, sözleşmelerde tüm sözcükleri dikkatli yazmaya başlıyorsun, adamına göre işi koşa koşa yetiştirip gerektiğinde sen de sarkıtıyorsun, kime nasıl konuşup neyi ne kadar söyleyeceğini bilmeye başlıyorsun, her ne kadar titiz ya da mükemmeliyetçi dahi olsan bir noktada işin devamlılığı için 'adamına göre' gardını alıyorsun biraz; her türlü piyasa gerekliliğini yapıyorsun yani kısaca...

Ya da lanet olsun diyorsun, sen iyi yaptığını yapmaya devam ediyorsun ve diyorsun ki işlerim satsın beni, bulan nasıl olsa bulur, o zaman hep bu keyifli işleri yaparım da uğraşmam diğerleriyle...

2 Şubat 2013 Cumartesi

Patatesin Faydaları...

Bu aralar daha öncelere oranla çok daha fazla patates yemeye başladım. Her türlüsünü de seviyorum meretin, binbir şekle girebilen, harika bir besin patates...

Kızartması olur, haşlanmış olur, püre olur, fırında olur, oturtma olur, kıymalı olur, beşamelli olur, cipsi olur, sotesi olur... Olur da olur...

Önceleri yalnız yaşadığımdan üçer beşer aldığım patatesleri artık 'aile' olmanın getirdiği avantajla kiloyla almaya başlayabildim. Hele bir de insanın bebeği filan oldu mu patates tam hayat kurtarıcı: Şu ya da bu biçiminden birini sevmeyen bebek görmedim ben. Onu yaptın bunu yaptın, 5 çeşit yemeği beğenmedi mi, hop haşla patatesi daya püreyi, tamam... Hiç bilemedin kızartmasını mutlaka yer!

Tabi çuval çuval almaya başlayınca değişik boy ve şekillerde de çıkmaya başladı, geçen gün elimi bir attım yukarıdaki fotoğraftaki patates çıktı. Dayanamadım yemek yerine fotoğrafını çekecem diye tutturdum, çektim çekmesine ama çekene kadar çürüdü alt tarafı, yiyemedik sonunda.

Hep de öyle olur zaten, özenip bezenip kullanmayayım saklayayım diye neyi dediysem ya kırılmıştır, ya bozulmuştur, ya da kaybolmuştur. Neyse ki bu sefer kalpatates'in arkadaşlarını yiyebildik, kendisi magazin basınına konuk olacağım derken çürüyüp gitse de...

Bu arada tonla da faydası varmış patatesin. Bana inanmazsanız Hürriyet'e bakın (bu ara sosyal medyadan filan biz bir şey söyleyince dikkate almayan bir sürü kişi, Hürriyet'te haberi çıkınca vay anam diye vakit kaybetmeksizin 'layk' ediyor da; o yüzden yüce kaynak olarak her şeye Hürriyet'i verip işin içinden çıkabileceğime kanaat getirdim. Hem de 'cinsel gücü arttırır' filan gibi şeyleri kırmızı yazıp dikkat çekmeyi de güzel biliyorlar ben olsam öyle anlatamam mesela :P)

http://www.hurriyetaile.com/saglikli-yasam/genel-saglik/patatesin-faydalari-saymakla-bitmiyor_2645.html

Öyle işte... Bugünkü konumuz patates idi madem; hayırlı işler dileriz... 

1 Şubat 2013 Cuma

Balık Beslemek...


Geçen gün kafama takıldı; deniz kenarındaki balık restoranlarında falan sık sık görülen bir şeydir, denize ekmek atıp balıklar beslenir...

Bir balığın ekmek yemesi aslında düşününce ne kadar acaip bir şey...

Sen git, toprağın bağrından çıkan buğdayı al, değirmende öğüt, içine maya koy, sonra cayır cayır yanan bir fırına at, şişsin ekmek olsun, sonra da suyun içinde cup cup takılan bir hayvana yedir... O salak da yesin...

Sonra ekmekle bol bol beslenmiş balığı al, pişir, balık-ekmek yap ye. Hatta al balık-ekmeği beslediğin balıklara göster, 'yediğin şeyi ekmek diyerek geçme tanı' de...

Zaten restoranda bir yandan balıkları hüpletirken diğer yandan besleyip yanına çağırmak da düşününce bir garip! 'Bak, ileride başına neler gelecek' der gibi. Bir nevi Hansel Gretel vakası adeta!

Üniversitede bir hocamız, California'da büyük bir akvaryumun açılışına gittiğini ve orada misafirlere sushi ikram edildiğini anlatmıştı! 'Bana bakın, bol bol ziyaretçi gelmezse sizi aynen böyle yaparız ona göre!!!'

Balıklar böyle zamanlarda herhalde 'balık hafızalı' oldukları için şükrediyorlardır...