Geçenlerde bir öğlen şöyle bir çıkıp, denize nazır, kendimi şımartma odaklı öğlen yemeklerimden birini yiyeyim dedim. Bir yandan da aldım bilgisayarı yanıma, belki ilham gelir de bir şeyler yazarım çizerim hevesiyle oturdum yemeğe, ama ne ilham ne heves, gelen giden yok, ben de oturdum arka masayı dinlemeye başladım. (Aileden gelmedir bizde; antenler çok kuvvetlidir, aynı anda 4 masayı birden takip edebilirim)
5 tane orta yaş ve üstü kadın, tayyörler
giyilmiş, saçlar yapılmış filan… Belli ki böyle ara sıra bir araya gelip bir
yerlerde buluşuyorlar, bir nevi sosyetik 'gün' gibi bir şey. O kısmı tamam.
Ancak yemeğe oturdukları andan itibaren yaklaşık 2 cümlede bir para ile ilgili
bir konu dönmeye başladı. Bankaların aldığı sabit ücretlerden girildi, telefon
faturalarından çıkıldı, eve gelen temizlikçi kadının aylığından girildi, bahşiş
alışkanlıklarından çıkıldı… Bir noktada 'doğumgünüm için Beymen'den kolye
almış, şöyle pahalı böyle fiyakalı bir şey ama taşıyamadım, değiştirdim' gibi
bir cümle yakaladım. Bir yandan ayıp tabi dinlenmez elalemin muhabbeti, bana ne
yani, ama ne yapayım, insan takıldı mı da kalakalıyor.
Belki de benim önyargılarım, bilmiyorum
tabi, belki de her biri kendi dünyalarında günde 20 yaşam kurtarıyor, paha
biçilmez değerler yaratıyorlardır; ama görünümde biçilen pahalardan başka bir
şey çıkmıyor yüzeye. Üretecek, paylaşacak, konuşacak başka bir şey kalmamış gibi...
Üstelik de o kadar absürt bir hal aldı ki
bu para meselesi… Rahmetli dedem hayatı boyunca bu kredi kartı işine ısınamamış
bir insandı, cebinde belli oranlarda tam ve bozuk paraları tutar, bir şey
alınacağı zaman klipsli tomardan tek tek sayar öderdi. Yahu dede bu kadar para
taşıma bak yanında, banka kartı, kredi kartı filan kullanabilirsin, çarşıya
marşıya gidiyorsun bak neme lazım derdik, kafa sallayıp yine bildiğini yapardı (pek
feylesof bir yanı vardı rahmetli dedemin, onu ayrıca bilahare anlatırım).
Paranın kendisi zaten garip bir konsept (Bir Danny Boyle filmi vardı, Millions
diye, çocuk bilmemne kadar para olan bir çanta buluyor ama birkaç gün içinde
geçersiz olacak, bir gün dünyaları alabilecek bir çanta, ertesi gün yalnızca
geri dönüşüme yarayacak kağıt parçalarına dönüşecek filan). Ona çok
derinlemesine girmeyeceğim, o başka bir konu, ama ‘sanal’ ortama geçtikçe daha
da; ne diyeyim; ‘sanal’laştı işte…
Banka hesabım var, bir tane elektronik
alet yardımıyla (bazı bankaların çok daha karmaşık, telefona bir şifre gelecek
o şifreyi başka yere yazacaksın baska bir numara gelecek, sonra dört takla beş
parende ertesinde son parola çıkacak…) girip bakıyorum, ayın başında bilgisayar
ekranına birtakım rakamlar ekleniyor. Daha sonra yine aynı ekran aracılığıyla
otomatik olarak elektrikti suydu faturaların karşılığı tıkır tıkır eksiliyor.
Bir yerde bir şey harcamışım, banka kartıyla ödemişim, tak; oradaki rakam daha
aşağı iniyor. Ay sonuna kadar birtakım yükselmeler ve (genellikle de) düşmeler
sonucu oradaki rakam dibine vuruyor, sonra da öbür ay başka birtakım rakamlar
olarak geri geliyor… Hele hele diyelim ki birine yüklü bir tutarı havale
edeceksin: Ha facebook’ta statü değiştirdin, ha birkaç bin lira para gönderdin.
TIK! Tamam… Para mı bitti, kredi kartına yazdır, FIŞT, tamam…
Ne kadar kolaylaştı her şey tabi, ama ne
kadar da fazla kolaylaştı aslında… Paranın temsil ettiği değer aynı, ama fiziksel olarak
bağlantı azaldıkça harcama esnasında değeri olduğundan ne kadar aşağı
algılanıyor, ödemeye gelinceyse birden bire değerinden ne kadar fazla bir hale
geliyor…
Saflığıma verin yorumumu ama böyle düşününce dünyadaki her şeyin düzeninin birtakım saçma sapan rakamların inip çıkıyor olmasıyla belirleniyor olması aslında ne kadar gerzekçe bir şey...





