1 Nisan 2014 Salı

Çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin...

Pazar günü şüphesiz ki Türkiye tarihinin en önemli yerel seçimlerinden birini yaşadık. Gerek öncesinde, gerek sonrasında herkes bir yorum yaptı, yazdı, çizdi, seslendirilmemiş çok da fazla fikir kalmadı üzerine... Normal koşullarda bu tip zamanlarda söyleyebileceğim birçok şey birileri tarafından daha önce dillendirildiği için yorumlarımı kendime saklamayı daha uygun buluyorum, ama bu kez her nedense kafamda bazı düşünceler dönüp duruyor ve ben de amaaan diyorum, herkes bir şeyler söylüyorsa benim neyim eksik...

Daha önceleri başka bir konuda aynı benzetmeyi kullanmıştım: Bu hükümetle ilgili birçok şey bana piyango biletlerini çağrıştırıyor; her bilet alışta içten içe büyük ikramiyenin vurmayacağını bilip, amortiye bile sevinebilecek halde ama yine de "ya tutarsa" diye bir ümitle çekiliş günü beklenir ya... Etrafımdaki birçok kişi bu son dönem olaylar akabinde büyük ikramiye tahmin etmese bile büyük bir değişimin havasına girmiş olsa da; ben açıkçası üç aşağı beş yukarı böyle bir sonucun çıkacağını tahmin ediyordum, belki bir "amorti" yakalarız diye ümitlenmiştim ancak.

Elbette ki elektrik kesintileri, rekor sayıyı bulan usulsüzlükler, son dakika manipülasyonları ile değişen sonuçlar, dolayısıyla örneğin Ankara'da hala süren oy sayımları ve daha birçok şey var son duruma etki eden, ama bütün bunları (ya da yukarıdaki benzetmeyi takiben "amorti" olasılıklarımıza karşı yapılan yasadışı müdahaleleri) bir kenara bırakırsak seçim sonuçlarındaki büyük bir oranın ülkenin gerçeğini yansıttığını da unutmamak gerekiyor.

Bu noktada, seçimden çıkan sonuçlar kadar, AKP seçmenine yöneltilen olumsuz yakıştırmalardan da (aptal olma, cahil olma, koyun olma, daha niceleri) şiddetle rahatsız oluyorum. Ortada bir sorun varsa, bunun çözümü kendini hayali bir kürsüye çıkarıp sonra da "aşağıda" kalanların üzerine tükürmekten geçmemiştir hiçbir zaman. Bu şekilde ötekileştirmenin, eleştirilen faşist yaklaşımdan hiçbir aşağı kalır yanı da yoktur.

Bu kadar yolsuzluk, rezalet, pislik ortaya çıkmışken, bundan bir çıkarı / yolsuzlukta payı olmadığı sürece bir insan hala bunları nasıl destekler konusuna gelince... Başka birsürü sebep de sayılabilir elbette, ancak bunların hiçbirinin zekayla filan kesinlikle ilgisi yok. Bunun bence büyük oranda neyle ilgili olduğunu ise şöyle anlatabilirim:

Bizim kültürümüzde, bir şey yaptırmanın yolu çoğu zaman ya azarlamaktan, ya mağduru oynamaktan geçer. Birçok alanda (eve gelen tamirciden okul sistemine, çocuk yetiştirmekten eve elektrik bağlatmaya) örneklerini görebiliriz.

Somutlaştırmak adına, bir metro istasyonundan örnek verelim:

1. Bir kural/mesaj vardır ve bu karşı tarafa belli kanallar kullanılarak iletilir. (Tren beklerken ardına geçilmesi gereken hat, belirgin bir şekilde sarı çizilmiştir, her yerde gerek ikon gerekse yazı ile "Sarı Çizgiyi Geçmeyiniz" uyarıları asılmıştır.)

2. Bu kural dikkatten kaçar / görmezden gelinir / önemsenmez / çiğnenmek istenir. Bu durumda ikinci bir uyarı sistemi devreye girer ve mesajı tekrar iletir. (Güvenlik kamerasından istasyonu izlemekte olan görevli, mikrofona geçer ve "Sayın yolcularımız, lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz" diye uyarıda bulunur)

3. İkinci iletim de aynı şekilde gözardı edilir / ihlal edilir.
İşte bu durumda mesajın iletimi için iki yöntem kullanılır:

A. Acındırmak, kişiselleştirmek, mağduriyet yaratmak veya suçluluk duygusuna hitap etmek: (Görevlinin yalvaran bir ses tonuyla "Sayın yolcularımız, lütfen, kendi iyiliğiniz için, sarı çizgiyi geçmeyiniz" diye uyarıyı yinelemesi)

B. Azarlamak, kızmak, bağırmak, sinirlenmek: (Görevlinin çileden çıkarak "Sayın yolcularımız! Kime diyorum ben!!!" diye bağırması)

(Örnek bir arkadaşımın bizzat yaşadığı bir sahneden alıntıdır bu arada)

Hayatın o kadar çok noktasında, öyle bir sıklıkla 3. aşamaya geliriz ki, bir süre sonra birçok kişi ilk iki maddeyi atlayıp doğrudan üçüncüye geçer, konunun ne olduğu bile anlaşılmadan ya yalvarmaya ya da bağırıp çağırmaya başlar.

Patronunuz Cuma'ya yetişecek raporun talebini daha Pazartesi günü iletirken zaman dolmuş da yapmamışsınız gibi sizi azarlayarak söyler. Çocuğunuzun önüne yemek koyarsınız, daha kaşığına dokunmaya vakti olmadan "Bu sefer noooolur ye bak noooooolur" diye yalvarmaya başlarsınız. Karpuz alacak oluruz, "Bana bak kelek çıkarsa gelir bulurum seni değiştiririm ona göre" diye tehdit ederiz. Televizyon kanalında bir teyze, bir yarışmaya bağlanır ve konuya doğrudan "Memedalibey nooolur bi yardım" diye girer...

Günlük hayatımızdan düşünsek hepimiz gerek kendimizden gerek etrafımızdan bir sürü örnek çıkarabiliriz. Bu iki yöntem o kadar yaygınlaşmıştır ki, mesajı ileten kadar, karşı taraf da mesajı gerçekten almak için bunlardan biriyle karşılaşmayı adeta "beklemeye" başlar. Yalvarış yakarış ya da azar ve ceza yoksa, o mesaj yeteri kadar önemli görülmez. Yolda hız sınırı 90 yazması yeterli değildir, radar görmezse basılıverir gaza. Köşebaşındaki çocuğun kış kıyamette ayakkabısının delik olması gözden kaçar, ancak "Allah rızası için" dilenmeye başladığında gereken dikkati çeker. Yemek söylersiniz, hep "5 dakikaya" geliyordur, ta ki hemen gelmezse çekip giderim diye ses yükseltene kadar... Daha bir sürü örnek...

Çok meşhur bir deney vardır, hani maymunlar bir kafese konur, tepeye muz asılır ancak muza ulaşmak istediklerinde maymunların tamamı soğuk duşa maruz bırakılırlar. Bir süre sonra aralarından herhangi biri oraya uzanmaya yeltendiğinde diğerleri onu durdurmak için pataklamaya başlar. Zamanla maymunlar birer birer değiştirilir, baştaki maymunların hiçbiri kalmaz ve en sonunda kafesteki maymunlardan hiçbiri soğuk duşu yememiş olsa da, yeni gelen biri muza uzandığında onu dövmeye başlarlar, sebebini hiç bilmeksizin...

Benzer bir şekilde, bu iki koşul (azar ve acıma) nesiller boyunca o kadar işlenmiştir ki genlerimize, artık bir milletin hatırı sayılır bir kısmı "azarı yemedikçe" ya da karşı tarafa "acımadıkça" bir şey yapmamaya başlar. O yüzdendir ki çoğu yerde en iyi ağlayan ve/ya sesi en fazla çıkanlar en çabuk yükselir. Arabesk kültürün yükselişi de, Kurtlar Vadisi filan gibi birtakım kabadayı yaklaşımların popüler kültür üzerinde hakimiyetini kurması da bence biraz bu sebeptendir.

Eh, hal böyle iken, büyük bir çoğunluğun da, hem mağduru en iyi oynamayı becerip hem de en sert şekilde azarlayabilen kişiyi seçmek istemesi çok da anlaşılmaz bir şey değildir aslında...

Peki o zaman bu gidişatın yönünü değiştirmek için "daha mağdur" veya "daha sert azarlayan" bir alternatif mi getirmek gerekir?

Elbette ki hayır! Gezi Parkı ile başlayan süreç belki de en iyi bunu göstermiştir: Bir alternatifin olduğuna, daha yumuşak, anlayışlı, insancıl, birleştirici değerlerin topluluk içerisinde pek de güzel yerini bulabileceğine dair bir inancın tohumlarını ekmiş, bu işlere ömrünü vermiş olanlar kadar, daha önce bu konularda fazla kafa yormamış bir kesimin de ektikleri bu tohumları özenle sulayıp korumasına, büyütmeye başlamasına sebebiyet vermiştir. Bu çok önemli bir kazanımdır ve farklı bir geleceğin şekillenmesi için en büyük adım bu ilk adımdır.

Sonuçta her ayın 9,19 ve 29'unda piyango çekilir, eldeki bilete yine bir şey çıkmaz; ama köşebaşında piyangocuyu gördüğümüzde yine de gider bir bilet alırız, "Çıkmaz demez, şansımızı deneriz" Tamamen şansa bağlı bir alanda bile bu kadar istikrarlı bir umuda sahipken, kendi ellerimizle şekillendirmeye başladığımız daha aydınlık gelecek için ümidini kaybetmenin asla zamanı değildir...

3 Ocak 2014 Cuma

Yeni yıl yeni yıl yeni yıl yeni yıl heeerkese kutlu olsun (evet, şarkı olarak söylenen başlık)

2013'ün son haftası, yine her yer ışıklarla, ağaçlarla, süslerle doldu.

Binlerce vitrin kırmızı donları çıkardı meydana, (hakikaten, neden ki diye merak ettim baktım; İtalyanlardan gelme bir adetmiş, iyi şans getirsin diye filan. İyi de o neden ki, neden don, neden kırmızı, neden şans dedim Google'a; dediklerine göre ortaçağ İtalya'sına dayanıyormuş: Yılbaşı gecesi sokakları arşınlayıp "eğlenmeye" çıkacak cadılara karşı "aile mücevherlerini" korumak için erkekler kırmızı örtü ile örterlermişmiş alt takımları. Kırmızı kan rengi diye herhalde, bir şekilde büyü-savar görevi mi görüyor ne...)

Binlerce kişi birbirine "seneye görüşürüz" dedi. Binlerce başkası da bununla dalga geçmek için sonuna "deeermişim" tadında sözcükler ekledi, dilini çıkardı, güldü.

Tonlarca kartondan gözlük, fırfırlı zımbırtılardan takılı parlak karton şapkalar (sahiden, o ağaçları da süslemekte kullanılan fırfırlı parlak şeylerin adı nedir ki acaba), üfleyince fırlayan düdüklerden (onun da adını bilemedim şimdi) alındı. Binlerce noel baba kıyafeti, onlarca ton kar spreyi, sayısız hediye paketleri...

Tabi büyük ikramiye, "size de çıkabilir, çıkmaz demeyin" yılbaşı biletleri, biletin cebine girdiğinden itibaren istisnasız herkeste öyle ya da böyle başlayan "hakikaten de çıkarsa ne biçim olur ya" hissi, akabinde çıkmayınca "biliyordum çıkmayacağını tabi" derken yine de ister isetemez bir hayal kırıklığı...

Kilolarca tonlarca hindiler, mezeler, yemekler, içecekler...

Sonra gece yarısı, 10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1...


Havai fişekler, çığlıklar, şarkılar, danslar, mutluluklar; aynı anda dünyanın bir başka yerinde soğuklar, açlıklar, hüzünler, ölenler, kalanlar, savaşlar, işkenceler, hastalıklar... Bu arada atılan havai fişeklerden ölen, nesli tükenen milyonlarca kuş (http://www.rockcitytimes.com/18-million-blackbirds-dead-years-eve-beebe-species-extinct/) korkan çocuklar, kalabalıkta birbirini kaybedenler, ceplerinden cüzdanları gidenler, cepten götürdüğü cüzdanla yılbaşı hasılatını hesap edenler...

Hele de bu sene o kadar alıştık ki Türkiye'de kalabalığı bulduğu yerde gazları TOMAları salan polislere, bir anda televizyonda meydanda kutlama yapan güruhu görünce "eyvah, şimdi gelecek müdahale" diye düşünmedim değil...

Sonuçta öyle ya da böyle, orada ya da burada, şu ya da bu şekilde geçti bir gün daha, takvimlerde sayfalar çevrildi, ajandalar temizlendi, yeni yılda yeni sözler verildi, yeni başlangıçlar için milat ilan edildi ve %85'i (tamamen kıçımdan uydurduğum bir istatistik, ama herhalde doğrudur) 2 Ocak itibariyle feshedilecek bir sürü yeni kararlar alındı. "New Years Resolutions" diyorlar ya gavuristanda hani...

Ben de bir niyet ettim yılın ilk günüyle bu sene için (hedefleri küçük koyuyorum ki ulaşması kolay olsun): Daha çok yazı yazacağım bu sene, daha çok fotoğraf çekeceğim, bir de bu sene artık kızımın 2 yıllık fotoğraflarını toparlayıp albüm yapacağım...

Budur. Gerisi adım adım, zamanı geldikçe...


20 Kasım 2013 Çarşamba

Çok uzun zaman olmuş yazmayalı...

Rastgele şeyler yazıyor olmanın yanısıra, tamamen rastgele zamanlarda yazıyor olduğum da aşikar: En son taa Ağustos'ta bir şeyler yazmışım. O zamandan beri söyleyecek bir şey bulamadığımdan değil elbette, benim kadar geveze bir insanda sözcükler tükenmek bilmiyor bilmesine; ama söyleyecek olduklarımı toparlayıp mantıklı bütünler haline getirecek zamanı denkleştiremedim bir türlü.

Ta ki bir arkadaşım "Blogumda Pazarları konuk yazar ağırlıyorum, sen de yazsana bir şeyler" diyene kadar. Aha dedim tam fırsatı, al eline kalemi (evet çoğu zaman hala önce kalemle notlar alıyorum yazmadan, ama bu kez "kalem" sembolikti, on parmak klavye kullanıyoruz, doğrudan tıkıdıtıkıdı bilgisayarda yazdım) bir şeyler yazdım. Okumak isteyen şuradan ulaşabilir (aynı zamanda blogunu da itinayla takip etmenizi tavsiye ederim kendisinin):

http://parisedokunmak.blogspot.com/2013/11/meslek-secerken.html

Gaz o gaz, başladım biraz biraz başka şeyler de yazmaya... Bakarsınız bu kez 3 ay geçmeden yazabilirim bir şeyler daha.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Albatros'tan al haberi...

Geçtiğimiz ay içerisinde TSE'nin düzenlediği bir ISO 9001 İç Tetkikçi Eğitimi'ne katıldım. Konuya yabancı olanlar için: İç Tetkikçi denilen şey, kısaca, ISO 9001 kalite yönetim standartlarının bir firmada işleyip işlemediğini yılda bir ya da birkaç kez kendi içinde denetlemesine ve her şeyin yolunda olduğunu teyit etmesine yarayan bir şey.

Her neyse, bu tip eğitimler kimi zaman ölümüne sıkıcı olabilmekle birlikte, eğer eğitimci iyiyse çok keyifli geçebiliyor ve insanın birçok ilginç hikaye dinleme şansı oluyor. Kimi zaman ilginç egzersizler de yaptırdıkları oluyor, bunlardan bir tanesini çıktı olarak da vermişlerdi, geçen gün başka bir şey ararken elime geçti, paylaşmak istedim. Eğitimci arkadaşlara faydası olabilir.

Konu şu: Bir hikaye var (aşağıda yazıyorum), sonra da birtakım önermeler var. Bu önermelerden hangisinin doğru, hangisinin yanlış, hangisinin ise doğru ya da yanlış olduğunu anlamak için metin içerisinde yeterli bilgi bulunmadığına kanaat getirmek gerekiyor. En önemli kural ise, değerlendirmeyi yaparken tamamen nesnel davranmak; yani sadece ve sadece metinde yazan bilgileri kullanmak ve hiçbir şekilde öznel bir çıkarımda bulunmamak. Cevapları da aşağıda, ama kopya çekmek yok :) Hadi bakalım.

HİKAYE:

Tanınmış bir üniversiteden bir bilim adamı, keşif amacıyla bir gemiyi yola çıkarmıştı. Kocaman beyaz bir kuş görüldüğünde bilim adamı onu vurmak için izin istedi. Dediğine göre, beyaz albatroslar genellikle Avustralya kıyıları açıklarında görülürlermiş ve bu kuşu da Üniversite Müzesi'nde sergilemek için istiyormuş.

Tayfa ise bilim adamına eski bir denizci inancını hatırlatarak, beyaz albatros öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini söyleyip buna karşı çıktılar.

Bütün bunlara rağmen, kaptan izin verdi ve kuş öldürüldü. Kuşun vurulmasından sonra şu aksilikler oldu:

     * Ağların ipleri üç defa koptu.
     * Ağlar dibe takıldı ve lime lime oldu.
     * Ana vincin şaftı koptu ve 1700 metrelik ipi çekip toparlamak tayfanın 5 saatini aldı.
     * Bilim adamının yardımcısı Deniz Aral, merdivenden düştü ve kaburgası kırıldı.
     * Bilim adamını hayatında ilk defa deniz tuttu.
     * Dişli kırılınca gemi karaya doğru kilitlendi.
     * Aşçı işi bıraktı.

ÖNERMELER:
(Doğru, Yanlış ya da Bilinmiyor olarak seçilecek)

1. Bilim adamını daha önce hiç deniz tutmamış. ( D / Y / ? )
2. Bilim adamının albatrosu vurmasıyla birlikte sorunlar başlamış. ( D / Y / ? )
3. Bilim adamı bir üniversiteden ya da fakülteden değilmiş. ( D / Y / ? )
4. Bilim adamı kuşu vurmak için kaptandan izin istemiş. ( D / Y / ? )
5. Gemi bilim adamı tarafından yola çıkarılmış. ( D / Y / ? )
6. Ağlar denizin dibindeki kayalara takılmış. ( D / Y / ? )
7. Beyaz albatros Avusturya yakınlarında görülürmüş. ( D / Y / ? )
8. Albatros geminin etrafında uçarken görülünce, bilim adamı onu vurmak için izin istemiş. ( D / Y / ? )
9. Ağlar pek hasar görmemiş. ( D / Y / ? )
10. Albatros vurulduktan sonra sorunlar çıkmış. ( D / Y / ? )
11. Dişli kırıldıktan sonra motorlu gemiyi idare etmek zorlaşmış. ( D / Y / ? )
12. Kuşu vurma izni kaptan tarafından verilmiş. ( D / Y / ? )
13. Gemiciler, bilim adamının eski denizci inancına aykırı davranmasından pek rahatsız olmamışlar. ( D / Y / ? )
14. Bilim adamı albatrosu vurmak için tayfadan izin istememiş. ( D / Y / ? )
15. Kırık dişli, geminin karaya oturmasının nedeni değilmiş. ( D / Y / ? )
16. Tayfa, kuşun öldürülmesine karşı çıkmış. ( D / Y / ? )
17. Bilim adamına beyaz albatrosun öldürülmesiyle ilgili eski denizci inancı hatırlatılmış. ( D / Y / ? )
18. Doğa bilimcisi müzeye götürmek istediği kuşu izin istemeden öldürmüş. ( D / Y / ? )
19. Merdivenden düşen adam Deniz Aral'mış. ( D / Y / ? )
20. İpler dolaştığı için 1700 metreyi tayfa 5 saatte ancak toplayabilmiş. ( D / Y / ? )

-------------------------------------

DOĞRU CEVAPLARI:
( Spoiler! :P )

1. Doğru ("Bilim adamını hayatında ilk defa deniz tuttu.")
2. Bilinmiyor ( Metinde yalnızca "kuşun vurulmasından sonra" ibaresi var, vurulanın albatros olduğu teyit edilmemiş, ayrıca neden-sonuç ilişkisi ile değerlendirmek mümkün değil )
3. Yanlış ( "Tanınmış bir üniversiteden bir bilim adamı" )
4. Bilinmiyor ( İzin istediği yazıyor, ancak kimden izin istediği belirtilmemiş )
5. Doğru ( "bilim adamı, keşif amacıyla bir gemiyi yola çıkarmıştı." )
6. Bilinmiyor ( Ağlar dibe takıldı diyor, ama kaya olduğu belirtilmemiş, batık bir gemi ya da herhangi başka bir şeye de takılmış olabilir)
7. Yanlış ( Avustralya diyor, Avusturya değil )
8. Bilinmiyor ( Kocaman beyaz bir kuş gördüğü, ve Albatros'ların genellikle o civarda uçtuğunu söylüyor, ancak uçan kuşun albatros olduğu konusunda kesin bir bilgi yok )
9. Yanlış ( Lime lime oldu diyor )
10. Bilinmiyor ( Yine 2. soru gibi, albatros olduğundan emin olmadığımız için kesin cevaplayamayız )
11. Bilinmiyor ( Geminin motorlu olduğuna dair hiçbir bilgi verilmemiş )
12. Doğru ( "kaptan izin verdi ve kuş öldürüldü" )
13. Yanlış ( İkinci paragrafta net olarak belirtmiş )
14. Bilinmiyor ( Ne albatros olduğu, ne de kimden izin istendiği konusunda kesin bir bilgi yok )
15. Bilinmiyor ( "Karaya doğru kilitlendi" demiş, karaya oturduğuna dair bir bilgi yok )
16. Doğru ( İkinci paragrafta net olarak söylenmiş )
17. Doğru ( İkinci paragrafta net olarak söylenmiş )
18. Bilinmiyor ( "Bilim Adamı" ibaresi kullanılmış, doğa bilimcisi olduğuna dair bir bilgi yok )
19. Bilinmiyor ( Deniz Aral'ın erkek ya da kadın olduğu ile ilgili bir bilgi verilmemiş )
20. Bilinmiyor ( İplerin toplanmasının 5 saat sürdüğü söylenmiş, ama bunun sebebi belirtilmemiş, dolayısıyla "ipler dolaştığı için" olduğu bilinemez. )

YAAAANİİİİİİİİ...

Küçücük bir egzersizden bile görüldüğü üzere (ki ben çok iddialıydım böyle şeylerde süper yaparım, çok objektifimdir filan diye, hatırı sayılır bir kısmına sazan gibi atlamışım) aslında ne kadar çok şeyi kendi algı sistemimiz çerçevesinde fazladan anlamlar ve yorumlar katarak anlıyor ve anlatıyoruz... Çoğu zaman kaçınılmaz, hatta kimi zaman gerekli dahi olabilen bir durum olmakla birlikte, kişinin okuduğu / gördüğü / duyduğu her şeyi tekrar tekrar sorgulaması gerektiğini anımsatıyor insana. Tarihi, gazete haberlerini filan geçtim, "bilimsel" makalelerin bile neredeyse hepsinde böyle atlamalar olduğu; hatta daha da ileri gideyim, şu konu yerine bu konunun araştırılmaya / yazılmaya değer bulunması kararının ta kendisinde bile böyle bir öznelliğin bulunması kaçınılmaz.

Kaçamıyor da olsak, en azından bunun bilincinde olmakta her zaman fayda var.



28 Haziran 2013 Cuma

Kızımdan Öğrenecek Çok Şeyim Var...

İnsan çocuğu olduktan sonra bazı şeylere farklı bir gözle bakmaya başlıyor… Özellikle beslenmek, uyumak ve kaka yapmak döngüsünden çıkıp da biraz gelişmeye (ele gelmeye) başladıkları, ancak daha karşınıza alıp muhabbet etmeye başlayacak kıvama gelmedikleri o dönemde, aslında dikkat edildiğinde hayata dair çok önemli mesajlar veriyorlar.

Hiçbir çocuk ayrımcı doğmuyor örneğin. Hiçbir çocuk doğuştan cinsiyetçi, ırkçı, homofobik, türcü, faşist, ya da yobaz değil. Karşısındaki herhangi bir şeye (canlı ya da cansız) baktığında o şeyi "tanımlayıcı" bağıntılarını görmüyor, yalnızca 'şeyi' görüyor, kimi zaman ilgisini çekiyor, kimi zaman da bakıp geçebiliyor. Dil ve dolayısıyla dilin getirdiği kültürel altyapıya daha hakim olmadığından, her yerde, her dilde, her şekilde anlaşabiliyor, ne de olsa gülmenin, ağlamanın, sinirlenmenin dili evrensel, insanlar dünyanın her yerinde aynı kasları çalıştırarak yapıyorlar bu ifadeleri.

Kızım daha bundan birkaç ay önce, bir yaşını daha yeni geçmiş haliyle, hiç tanımadığı bir ülkede bir meydanda etrafına bakınırken, uzak bir köşeden, ondan ancak birkaç ay daha büyük olabilecek bir başka kız çocuğu koşarak geldi, sarıldı ve öptü onu. İlk kez başına böyle bir şey geldiği için algılayamayıp şaşkın şaşkın baktı kızım, bir yanda hepimizin kahkahaları arasında… Aradan birkaç ay geçti, iki üç gün önce yine tanımadığı bir yerde kızım, köşede duran kendi yaşlarında bir oğlan çocuğu gördü, kendine daha önce yapılmış olduğu gibi o da teklifsizce yaklaştı, güldü, elini tuttu, kıkırdadı, sonra da öpücük atarak uzaklaştı.

Bu kadar basit aslında.

Tersi durumda bile basit.

Tersi derken: Hep öpücük gülücük değil çocukların arasında geçen, kimi zaman birbirinin oyuncağını çekiştirip zorla almak, aaa bu da neymiş diye gözüne parmağını sokmak, durup dururken çat diye tokat patlatmak da yapılmayan şeyler mi? Tabi ki değil… Ama hiçbir çocuk bu davranıştan dolayı kin tutmaz, olduğundan büyük bir boyuta taşımaz, farklı anlamlar yüklemez. O anda yapılan bir şeydir, biter, geçer gider, ve beş dakika, hadi bilemedin birkaç gün sonra aynı iki çocuğu el ele kol kola oyun oynarken bulur, eve gitme zamanı gelip birbirinden ayırman gerektiğinde salya sümük ağlamalarına şahit olursun…

Konuşmaya başladıklarında bile böyle olur, sorgular ama yargılamaz çocuklar… Farklı gördüğü bir şeyi hemen algılar, hiç çekinmeden sorar (Zaten esmer tenli kızımın güneşten iyice yandığı bir dönemde, başka bir çocuğun "Aaaa, bunun elleri niye bu kadar kara?" diye sorduğu gibi) Çünkü farklı olmak kötü bir şey değildir ki, bunu görmek, sormak, öğrenmek istemek kadar doğal bir şey de yoktur. Çocuk dediğin sorar, tekrarlar, dener, yanılır, düşer, kalkar, sınırlarını öğrenir, öğrendiği sınırları zorlar, yeni sınırlar yaratır.

Biz ise kimi zaman farkında olmayarak, kimi zaman da bazı şeyler "öyle gerektiği" ya da "doğru" olduğu için çocuğumuzu kendi değerlerimiz ve bilgilerimiz ile donatır, ona yeni sınırlar empoze ederiz. Bir yandan da deneyimleri, karşısına çıkan engeller, farklı insanlardan aldığı farklı mesajlar ve benzeri birçok şey ile beraber bu doğallık bozulur ve zaman içerisinde o da kendini gittikçe artan sıfatlarla tanımlamaya başlar. Ben şuyum, buyum, şuralıyım, şu burçtanım, şu dinden, şu millettenim, şudur budur…

Bu durum öyle ya da böyle gerçekleşmesi elbette ki kaçınılmaz bir şey, ancak bu süreç içerisinde ara ara da olsa durup bir düşünmekte fayda var:

İnsan doğası aslında bu kadar sade ve eşitlikçiyken, tüm farklılıklar yalnızca keşfedilecek yeni kıtalar olarak görülebiliyor ve korkusuzca sorup yargısızca öğrenilebiliyorken, ne oluyor da bu hale geliyoruz? Hangi noktada bozuluyor işler, neden ve nasıl ayrışıyoruz, bizler, sizler ve onlar olup ötekileşiyor, ötekileştiriyoruz? Aslında ihtiyaçlarımız temele indirgendiğinde bu kadar sağlanabilir ve yönetilebilir şeylerken, hele de paylaşabileceğimiz koskoca bir dünya varken neden kendimize alanlar yaratmaya ve daha sonra birbirimizin yaratılmış alanlarına müdahale etmeye çalışıyoruz? Başka türlü bir düzen, "çocukça" bir yaşam mümkün olamaz mı?

Böyle bir hayalin bugünden yarına tahakkuk etmeyeceği mutlak; ama çocuk yetiştirirken, geleceği gerçekleştirecek nesil üzerinde geri alınamayacak bir program uygularken, aslında bizim onlara öğreteceğimiz kadar, hatta belki de çok daha fazlasını, onların bize öğretebileceğini hatırlamak gerekli belki de…

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Dokunmatik...


Bir süre önce bir zoo-safari'ye katıldık. Yalnızca adı safari tabi, sonuçta biz de çok büyük bir beklentiyle gitmedik, Afrika'nın bağrında ciplerle çita kovalayacağımızı düşünmemiştim, ancak bu baya komik bir deneyim oldu... Arabalar bitmek bilmeyen bir sıra halinde dizilmiş, Cuma günü mesai çıkışı trafiği gibi gıdım gıdım ilerliyorlar, arada 'ne arıyorum ben burada, ya da daha önemlisi bu insanlar ne arıyor burada' der gibi birtakım hayvanlar ortalıkta dolaşıyorlar. Aslanlar kaplanlar fazla yüz göz olmuyor, keçiler, atlar filan ise 'Abi allah rızası için bir ekmek parası' misali pencerelere ağız burun sokup fıstık istiyorlar, böyle garip bir durum...

Bunun ortasında önümüzdeki arabadan bir adam aldı çat diye kocaman bir ipad çıkarıp arabaya bakan devenin suratına dayadı fotoğraf çekmek için... Yukarıdaki ipad temsili (onu photoshopla ekledim, çünkü o anda dumur olmaktan çıkarıp fotoğraf çekmeye yetişemedim) ama deveyle araba gerçek... Devenin bakışı da öyle, sanırım zihnindekini anlatıyor olsa gerek (gerçi ne bileceğim belki versen diliyle tuş kilidini açabilecek kıvama gelmiştir, kim bilir kaç tane görüyor günde)

Buradan başka bir yere gelmek istiyordum aslında. Bir şeyleri kaydedebilme yetimiz küçülüp cebimize girdiğinden beri ne kadar çok anı yaşamak yerine kayıt altına almakla uğraşıyoruz aslında... Bunu eleştirmesi gereken en son kişilerden biri benim tabi, tuvalete bile telefonla giden biri olarak dışarıya değil kendime de batırıyorum çuvaldızı, ama yine de birtakım şeylere hala anlam veremiyorum.


Örneğin bir iki sene önce bir arkadaşın evinde rastlamıştık, 4 arkadaş aynı masa etrafında 4 ayrı bilgisayar üzerinden birbirleriyle poker oynuyorlardı. "Niye kartları çıkarıp gerçekten oynamıyorsunuz ki?" diyince "Ya şimdi kim dağıtacak toplayacak bir sürü iş" düşünceleriyle karşılaştık. Bu üç beş genç ile de sınırlı değil, artık herkesin her odasında bir ekran var, televizyon değilse bilgisayar, bilgisayar değilse akıllı telefon, şudur budur... Yatakta yan yana durup birbiriyle Facebook üzerinden haberleşen çiftler, en yakın arkadaşının evlenmek üzere olduğunu twitter'dan öğrenenler, telefonlarla oyun ya da başka bir şey dolayısıyla uğraşmaktan bir arkadaş toplantısında birbirinin yüzüne bakıp konuşacak şey bulamayan, hatta aramayanlar... Bunlar o kadar alışılagelmiş görüntüler ki çoğumuz için...

Anadolu'nun dağ başı köyünün birindeki kahvede bile köyün imamı "geç kaldım biraz, chat'teydim de" diyebiliyor, daha bundan çok yıl önce bile bir tek kıçındaki donuyla köy meydanında koşturup "seni seçtim pikaçu" diye oynayan çocuklar vardı, şimdi pikaçu değil başka şeyler var ama durum aynı.

Kaçımız cep telefonunu evde unuttuğu bir gün kendini neredeyse 'çıplak' hissetmiyor gerçekten? Hangimiz arkadaşın evinin önüne kadar gelip arabadan inmeye üşendiğimiz için gidip zili çalmak yerine çaldırıp kapatmadık?

Ya da mesela eskisi kadar bir araya gelebiliyor muyuz? Her Cumartesi belli bir buluşma yerinde belli bir saatte buluştuğumuzu ve herkesin aksatmadan oraya geldiğini hatırlıyorum. Ulaşım kolaylaştığından ve "nasıl olsa haber verebiliyorum" diye gelmeme ya da geç kalma kolaylaştıktan beri kim hala alıştığı yer ve saatte haberleşmeksizin toplanmayı başarabiliyor?

Bütün dünya fışt fışt diye iki parmak hareketine sığdıkça birbirimiz için o kadar az mı çaba gösteriyoruz; bir başka deyişle teknoloji ne kadar dokunmatikleşirse insanlar birbirine o kadar daha mı az dokunuyor acaba? Siber-gerçeklik, siber-seks, siber-kültür, siber-cafe derken kafamızı kaldırıp içimizi ısıtan güneşi, birbirimizi, bedenimizi ya da dünyamızı o kadar ihmal mi ediyoruz?

15 Şubat 2013 Cuma

Kaç Para Kaç


Geçenlerde bir öğlen şöyle bir çıkıp, denize nazır, kendimi şımartma odaklı öğlen yemeklerimden birini yiyeyim dedim. Bir yandan da aldım bilgisayarı yanıma, belki ilham gelir de bir şeyler yazarım çizerim hevesiyle oturdum yemeğe, ama ne ilham ne heves, gelen giden yok, ben de oturdum arka masayı dinlemeye başladım. (Aileden gelmedir bizde; antenler çok kuvvetlidir, aynı anda 4 masayı birden takip edebilirim)

5 tane orta yaş ve üstü kadın, tayyörler giyilmiş, saçlar yapılmış filan… Belli ki böyle ara sıra bir araya gelip bir yerlerde buluşuyorlar, bir nevi sosyetik 'gün' gibi bir şey. O kısmı tamam. Ancak yemeğe oturdukları andan itibaren yaklaşık 2 cümlede bir para ile ilgili bir konu dönmeye başladı. Bankaların aldığı sabit ücretlerden girildi, telefon faturalarından çıkıldı, eve gelen temizlikçi kadının aylığından girildi, bahşiş alışkanlıklarından çıkıldı… Bir noktada 'doğumgünüm için Beymen'den kolye almış, şöyle pahalı böyle fiyakalı bir şey ama taşıyamadım, değiştirdim' gibi bir cümle yakaladım. Bir yandan ayıp tabi dinlenmez elalemin muhabbeti, bana ne yani, ama ne yapayım, insan takıldı mı da kalakalıyor.

Belki de benim önyargılarım, bilmiyorum tabi, belki de her biri kendi dünyalarında günde 20 yaşam kurtarıyor, paha biçilmez değerler yaratıyorlardır; ama görünümde biçilen pahalardan başka bir şey çıkmıyor yüzeye. Üretecek, paylaşacak, konuşacak başka bir şey kalmamış gibi...

Üstelik de o kadar absürt bir hal aldı ki bu para meselesi… Rahmetli dedem hayatı boyunca bu kredi kartı işine ısınamamış bir insandı, cebinde belli oranlarda tam ve bozuk paraları tutar, bir şey alınacağı zaman klipsli tomardan tek tek sayar öderdi. Yahu dede bu kadar para taşıma bak yanında, banka kartı, kredi kartı filan kullanabilirsin, çarşıya marşıya gidiyorsun bak neme lazım derdik, kafa sallayıp yine bildiğini yapardı (pek feylesof bir yanı vardı rahmetli dedemin, onu ayrıca bilahare anlatırım). Paranın kendisi zaten garip bir konsept (Bir Danny Boyle filmi vardı, Millions diye, çocuk bilmemne kadar para olan bir çanta buluyor ama birkaç gün içinde geçersiz olacak, bir gün dünyaları alabilecek bir çanta, ertesi gün yalnızca geri dönüşüme yarayacak kağıt parçalarına dönüşecek filan). Ona çok derinlemesine girmeyeceğim, o başka bir konu, ama ‘sanal’ ortama geçtikçe daha da; ne diyeyim; ‘sanal’laştı işte…

Banka hesabım var, bir tane elektronik alet yardımıyla (bazı bankaların çok daha karmaşık, telefona bir şifre gelecek o şifreyi başka yere yazacaksın baska bir numara gelecek, sonra dört takla beş parende ertesinde son parola çıkacak…) girip bakıyorum, ayın başında bilgisayar ekranına birtakım rakamlar ekleniyor. Daha sonra yine aynı ekran aracılığıyla otomatik olarak elektrikti suydu faturaların karşılığı tıkır tıkır eksiliyor. Bir yerde bir şey harcamışım, banka kartıyla ödemişim, tak; oradaki rakam daha aşağı iniyor. Ay sonuna kadar birtakım yükselmeler ve (genellikle de) düşmeler sonucu oradaki rakam dibine vuruyor, sonra da öbür ay başka birtakım rakamlar olarak geri geliyor… Hele hele diyelim ki birine yüklü bir tutarı havale edeceksin: Ha facebook’ta statü değiştirdin, ha birkaç bin lira para gönderdin. TIK! Tamam… Para mı bitti, kredi kartına yazdır, FIŞT, tamam…

Ne kadar kolaylaştı her şey tabi, ama ne kadar da fazla kolaylaştı aslında… Paranın temsil ettiği değer aynı, ama fiziksel olarak bağlantı azaldıkça harcama esnasında değeri olduğundan ne kadar aşağı algılanıyor, ödemeye gelinceyse birden bire değerinden ne kadar fazla bir hale geliyor…

Saflığıma verin yorumumu ama böyle düşününce dünyadaki her şeyin düzeninin birtakım saçma sapan rakamların inip çıkıyor olmasıyla belirleniyor olması aslında ne kadar gerzekçe bir şey...