31 Ocak 2012 Salı

Rastgele Reklamlar??


İnternette bir şeyler araştırıyordum, genelde tamamen gözardı ettiğim Google reklamları birden rastgele oluşan bir saçmalıktan dolayı ardına koyduğum gözüme çarpıverdi... Tamam, tabi ki birbirinden bağımsız reklamlar, ama yine de 'Bir Tanrı var mı?' ile 'Yasaklı Sitelere Giriş' başlıklarının aynı yerde bulunması biraz absürt değil mi?

Hepsini grup olarak algılarsak, örneğin X kişisi tanrının varlığı ya da yokluğunu yasaklı sitelerde tartışıp, facebook'ta paylaşabilir. Sonra facebook'ta yaptığı bu paylaşım sırasında kaynaştığı birisiyle evlenebilir, daha sonra evliliği yürümüyor diye semte göre bir kız arkadaş bulabilir, hatta yetmeyip 'kolay bayan arkadaş' da arayabilir. Eh, sonra da karısı öğrenip ağzına bir yumruk çaktığında dişlerini yaptırmak için 'korkmadan' diş hekimine gidebilir... Affferim be google, neleri mümkün kılıyorsun!

Bir biranın 40 yıl hatırı...


Zaman yolculuğu mümkün mü?

Ufacık bir şey, bir anlık bir his bazen geçmiş bir zamana götürüp getirmiyor mu? Hal böyleyken zamanda yolculuk yapmadığımızı söylemek gerçekçi olur mu?

Köpeklere mama almak için süpermarkete gittim. Tabi ki, süpermarketlerin doğası itibariyle, istediğim reyona gidene kadar önünden geçtiğim binlerce ürün teker teker gözüme çarptı, beynimde işlemden geçti ve mama reyonuna gelene kadar yarım alışveriş arabası doldurmuştum bile. O da bitmişti, bu da yoktu, şu da lazımdı zaten diye diye biraların olduğu dolaba geldim, bir baktım Amstel getirmişler. Yüksek lisans yaptığım dönem boyunca en çok içtiğim biraydı, ne zaman bir bara gitsem Amstel Light istiyordum; birdenbire süpermarkette görünce vücuda boca eden nostalji hissiyle elimi attığım gibi birkaç tane kaptım attım arabaya.

Evde buzdolabına koydum, iyice soğuttum ve gece, yapılması gereken işlerin tümü bittikten sonra oturup açtım bir tanesini...

İnsanlar ölümle burun buruna geldiklerinde, ya da geçmişi gözden geçirirken hep film şeridi benzetmesini kullanırlar. Eğer gerçekten film şeridi gibiyse herhalde daha çok bir David Lynch filmi gibi olduğunu söylemek daha mantıklı sanki. Hiçbir zaman şu tarihte doğdum, sonra şu okula gittim, şu kişilerle tanıştım, şunun elini tuttum, bunu öptüm, şurada ağladım burada güldüm diye sırayla geçtiğini hissetmedim. Ben ne zaman bu zaman yolculuğuna sürüklensem tek tek sahneler gelir gözümün (hatta kulağımın, burnumun ve parmaklarımın) önüne...

Bir şişenin içinde, her yudumda bir başka sahne, kronolojiden yoksun. Çoğu da hiçbir hayati önemi olmayan, ufak tefek şeyler: Bir öğlen saati, önüme rastgele gelen ilk otobüse atlayıp son durağında inerek okyanusa vardığım an, ve ilk anda ılık rüzgardan yüzüme çarpan damlalar... Bir akşam tek başıma sinemaya gidip çok keyifli bir film seyrettikten sonra akşamın ilk saatlerinin koyu pembe/mor renkleri arasında eve dönmek için durakta beklerken içime gelen anlamsız mutluluk hissi... Ara sokakların birindeki bir mahalle barı ve köşesindeki tilt makinesi... Her Çarşamba gittiğimiz bir Hint restoranı ve acı olmasın diye yediğim yemeğin her seferinde midemi yakıp burnumu akıtması... Parkta yeşilliklerin arasında oturup güneşlenmek, sonra da çimlerde yokuş aşağı yuvarlana yuvarlana inmek... Minyatür setler yapıp fotoğraf çekerken ağaç diye kullanmak için köşedeki garip marketten salatalıkların arasına koyup aşırdığım üç küçük parça brokoli... Hayatın bir bölümünü oluşturan bir sürü anlamsız, parça parça, saçma sapan detay. Çok parçalı bir puzzle'da gökyüzü gibi, tekdüze kısımları oluşturan, birbirine tıpatıp benzeyen ama her biri sadece kendi yerine oturan parçalar...

Bir yudum, sonra bir yudum daha, ve sonra şişenin dibi: Şimdiye geri dönüş...

Bir de yok diyorlar zaman yolculuğu için...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Mavişehir Kuş Cinneti


Mavişehir* oldum olası bana savaş dönemini anımsatmıştır.

Sanki çok büyük bir savaş çıkmış, bombalar, hatta atom bombası patlamış, insanlar yok olmuş ya da çekip gitmiş, en son da bu bloklar kalmış gibi.

Her ne kadar deniz manzarası da olsa, evler konforlu da olsa, sakin sessiz yerler de olsa, şu olsa, bu olsa, ne olursa olsun bu histen kurtulamıyorum.

İzmir ve çevresi için çok anlamsız bir yapılanma gibi geliyor bana. Senenin bilmemkaç ayı güneş olan bir yerde, sürekli birbirini görmeyi ve sosyalleşmeyi mutlak sayan bir insan kitlesi için kutu kutu ve üstüste yerleştirilmiş blok evler. Üstelik bunlar ilk örnekleri, gittikçe daha fazla 'ultra modern', pek fiyakalı yapılan apartmanlar ve residence'lar dolu her taraf, ama doğru düzgün bir balkon bile yok Pazar günleri kahvaltı edip yan komşuya günaydın diyecek.

Pazar günü, soğuktan da olsa gerek (malum, İzmir'liler soğuktan korkar, dışarı çıkmazlar) iyice bomboştu; bir tek kuşlar vardı kalan... Tek bir ufak su birikintisine girip çıkan, dönüp dolaşıp aynı noktaya geri dönen, herhalde göç eden sürüyü yakalayamayıp bu kış da burada kalan bir avuç kuş. Eskiden yakınlarda bir kuş cenneti vardı, artık gittikçe artan saçma sapan yapılardan oralarda da ne kuş kaldı ne cennet, 'Mavişehir kuş cenneti' dedik bir ara kendi kendimize, ama daha ziyade 'Mavişehir kuş cinneti' oldu sanki...



*: Bilmeyenler için, Mavişehir: İzmir - Karşıyaka taraflarında bir yerleşim bölgesi...

29 Ocak 2012 Pazar

Saç


Saçlar ile ilgili düşünüyordum dün...

İnsan, evrim süreci boyunce gittikçe 'tüysüzleşiyor'; diğer bütün değişimlerle birlikte vücuttaki kıllar da gittikçe dökülüyor ve azalıyor. Bunu düşündüğümüz zaman kuaförlere gidip bir sürü para bayılarak şekillere soktuğumuz, dökülmesin diye binbir çözüm aradığımız, boyalar sürüp, farklı farklı tarayıp, bir ton angaryaya sebebiyet veren saçlar; aslında bir kıl yumağı olarak da düşünülebilir mi?

Hatta bunu ilerletirsek: Evrimleştikçe tüyler dökülüyorsa kel insanlar aslında saçları olan insanlardan daha 'evrimleşmiş' diyebilir miyiz?

Resimde gördüğümüz üzere, Darwin'in kendisinin de kel olmasının bununla bir alakası var mıdır acaba?

Ya da 'saçı uzun aklı kısa' sözü buna mı işaret ediyordur? :)

28 Ocak 2012 Cumartesi

Başlangıç

Yazmaya başlamak için şimdi, herhangi bir zamandan daha iyi ya da daha kötü bir zaman değil, o zaman şimdi başlamak uygun...

İki tane blog tutmaya (yazmaya mı deniyor?) karar verdim: Bir tanesi rastgele zamanlarda, aklıma gelen rastgele şeylerle güncellenecek, herkesin kafasının zaman zaman gittiği abuk subuk yerlere gidip dönecek bir şeyler yazılacak bir günlük. İçinde görüp de beğendiğim başka rastgele şeylerin de olduğu, belki sık sık belki seyrek olarak güncellenecek bir şey olacak sanırım. Bu okuduğunuz o oluyor.

İkincisini ise bir sürü ufak tefek yaptığım şeyleri paylaşmak için kullandığım bir araç olarak düşündüm. Sonra ikincisi için vakit kalmadı, biraz duraklattım, tekrar başlayabildiğimde yeniden ortaya koyacağım.

Hangi fikir nereye kadar gider bilmiyorum, ama bir yerden başlamak lazımdı, bu da başlangıç olsun...