25 Eylül 2012 Salı

I Love to Hate You...

Daha biraz önce konuşuyorduk, bu 'beğenme' ve 'beğenmeme' hikayesi ne kadar anlamsız bir hale geldi...

Facebook'takini demiyorum, o da laçka tabi, "şekerim seni face'ten like ettim, birazdan tweet'lerim" filan; ama o başka konu. Oradaki biraz daha telefonla çaldırıp kapatmayı andırıyor bana: Bir şeyi illa 'beğenmek' gerekmiyor, 'doğru dedin bacım' ya da 'gördüm tamam' anlamında da 'layk' ediyorsun filan.

(Parantez açıyorum; cep telefonları ilk çıktığında para harcamayalım diye bu çaldırma işinin müptelası olmuştuk, genellikle geliyorum hemen gibisinden çaldırıp kapatıyorduk. Bir gün bir arkadaş çaldırdı kapattı, sonra gelmek bilmiyor. Yarım saate yakın süre sonunda teşrif ettiğinde 'abi ne yaptın ya hani çaldırmıştın?' diyince 'ben 20 dakika sonra geliyorum diye çaldırdım ki...' diye cevap vermişti. Öyle aklıma geldi şimdi. Kapıyorum parantezi şimdi cereyan yapmasın.)

Youtube'daki beğenme beğenmeme hikayesi ise bambaşka bir alem. Beğenmeyi anlayabiliyorum, çok güzel şeyler yapmış insanlar oluyor, tepkisiz kalmak istemiyorsun, helal yahu diyorsun, ya da 'aklımda yer etti aferin' diye iletiyorsun. Bu tamam. Ancak bana sorarsanız bir şeyi youtube anlamında 'beğenmemek' için gerçekten rahatsız edici ya da saldırganca bir şey olmalı. Yani gerçekten şiddetle iğrenmek lazım. Örneğin çocuk istismarını öven, ya da mesela ırkçı söylemleri olan, ya da ne bileyim hayvanlara zulüm yapılan bir video seyredildiği takdirde bunu kınamak için 'beğenmedim' demek mantıklı.

Ancak öyle videolarda 'beğenmedim' diyor ki insanlar şaşıp kalıyorum...

Örneğin Queen'in Live Aid konserinden bir bölüm. 10,5 milyon kişi seyretmiş; insanın gazını tavana vurduran bir konser. 23 bin kişi beğenmiş, 400 küsür 'beğenmedi' var. Tamam diyelim ki Queen sevmiyorsun, kardeşim kapat başka şey seyret, nesi bu kadar rahatsız etti de beğenmedin ki? Ya da mesela birisi vakit ayırıp atıyorum kapuska nasıl yapılır diye video çekmiş. Tarifini beğenmemiş, anlatımından hoşlanmamış ya da kapuska sevmiyor olabilirsin, ancak bu adamın gösterdiği emeğin içine tükürmek için yeterli bir sebep midir?!

Şu butonları bedava veriyorlar diye boyuna basıp durmayalım da ne yaptığımızı bir düşünelim derim ben...

23 Eylül 2012 Pazar

İnsanat Bahçesi


Bugün Sasalı'ya hayvanat bahçesine gittik. Daha önce de gitmiştik ama hiç Pazar öğleden sonraya denk gelmemiştik, acaip kalabalıktı, çoluk çocuk ailece bir sürü insan vardı. 

Bir ara 'bu hayvanlar da karın tokluğuna burada çalışıyor valla' diye konuşuyorduk, yemek karşılığı durup fotomodellik yapıyor, poz veriyorlar filan. Puma çıkıyor, su içmeye gidiyor, herkes paparazzi gibi şak şak fotoğraf çekiyor, hayvan 'ne oluyor yahu' diye bir bakıp yine kendi haline geri dönüyor filan. Maymunlar komik, kafa biraz daha farklı çalışıyor tabi, millet ıslık çalıp alkışladıkça ayağa kalkıp gösteriş yapıyorlar…

Favori hayvanım lemurlar bu arada, her seferinde bayılıyorum bakmaya, yüz ifadelerinden midir, davranışlarından mıdır, aşırı sempatik bir tarafları var… Her neyse parantez olsun bu.

Tabi hepsi doğal yaşamdaki kuzenleri ile kıyaslandıklarında bir yandan iyi bakılma, günde (artık her biri kaç öğün yiyorsa o kadar) öğün yemeği önünde hazır bulma, başka yırtıcı hayvanlara yem olmama gibi avantajlara sahip. Ancak ne olursa olsun sınırlı bir alanın içerisinde dönüp duruyorlar tabi, bir nevi Truman Show. Kafalarını her kaldırdıklarında bir camın ardında yüzlerce insan yüzü onlara bakıyor, konuşup bağırıp çağırıyorlar, çocuklar, gençler, yaşlılar, bir sürü değişik tip. Garip bir psikoloji olsa gerek hayvan açısından da.

Bunu düşünürken birden gözümün önüne durumun tersi geldi. Nasıl hayvanları gruplayıp doğal yaşamlarını en sembolik ve genel bilgileri ile anlatan tabelalar ile öğretici öğeler ekleniyorsa, bir tane 'insanat bahçesi' olsa, örneğin insanlar kültürel gruplara göre ayrılsa… Mesela 'Türk İnsanı' diye bir kafes olsa, içeride tavla oynayan, rakı içen, lokum ve şiş kebap yiyen, çiğdem çitleyen, kuralları kırmak ve detayları çözmek için yaratıcı çözümler bulan stereotipik Türkler olsa. Yanında örneğin Meksika kafesi olsa, sombrero takmış jalapeno, burrito ve taco yiyen burma bıyıklı amcamlar filan olsa. Amerikalı kafesinde hamburgerci ve obez tipler ya da kovboylar, Rus kafesinde votka portakal içen güzel kızlar…  Nasıl 'Afrika bilmemne aslanı Mayıs ayında avlanır, şunu bunu yer' diye genelliyorsak aynı şekilde yani. 

İşsizliğe karşı da yeni bir çözüm; her şehirde bundan bir tane bulunsa uluslararası alanda yeni bir iş kolu olur. Hem bakımı da kolay.

19 Eylül 2012 Çarşamba

The THEs

Ben artık 'The' ile başlayıp sonunda 'S' ile başlayan yeni gruplara fena halde önyargılı yaklaşmaya başladım. Tamam, vaktinde 'The Beatles' ya da  'The Bee Gees' filan gibi gruplarla sınırlıyken bir şey demiyorduk. Sonsuz grup var zaten hali hazırda öyle:

the beach boys, the black crowes, the byrds,  the cranberries, the doors, the flaming lips, the eagles, the killers, the kinks, the mamas & the papas, the moody blues, the pretenders, the ramones, the roots, the sex pistols, the white stripes...

Son dönemde ise karşıma böyle bir isimde bir grup çıktığında çoğu zaman aynı tip, formülize bir müzik yapan niteliksiz bir yaklaşımla karşılaşıyorum...

İstisnaları kaidenin dışında tutarım, ancak kaide de baya sağlam bir kaide oldu. Hayranları kızmasın ama daha dün geldi başımıza, 'The Vultures' performansı vardı kısa bir tane, offf yine aynı şey yine aynı şey dedik geçtik... Sadece bir örnek tabi...

Ne diyordu Shawn Fanning'i canlandıran Justin Timberlake, Facebook filminde: 'Lose the 'the'... It's cleaner' Yani diyelim ki turşu olacak grup isminin ana fikri, adam gibi dön şunu turşu koy, PICKLE de bitsin, 'the pickles' (belirli bir grup turşu) olunması gerekiyor mu illa da?!

Hayaletlere Fısıldarken Dikkat!

Bu aralar televizyonda Ghost Whisperer bölümlerini tekrar vermeye başladılar. Hiçbir zaman sürekli takip edecek kadar kayda değer bulmuyor olmakla birlikte daha iyi yapacak hiçbir şeyim olmadığında ve seyredecek daha güzel de bir alternatif olmadığı durumlarda öyle takılıp izliyorum bazen. Tabi bir de 'daha ne kadar uzatıp tek bir fikirden neler çıkarabilirler acaba' gibi bir merak söz konusu.

Ancak bir konudan çok rahatsızım: Bu hayalet kardeşler (ya da amcalar / teyzeler, neyse artık) iyi güzel hop diye belirip hop diye kayboluyorlar, böyle evde filan kadının karşısına olur olmaz çıkıveriyorlar ya; kadıncağız tuvaletteyken filan hiç mi rahatsız olmuyor? Şimdi bu hayaletlerin beyefendi / hanımefendi olanı da var löngürt diye gelip giden, sinirinden camları patlatanı da var, işyerinde sokakta filan öyle çıkıveriyorlarsa tuvaletteyken hiç mi çıkmıyorlar karşısına? Ya da mesela kocasıyla sevişecek diyelim, 'ablacım şu örtüyü çek de iyi görelim' filan diyen bir tanesi çıkmıyor mu?

'Hayalet' dediğin şeyin, adı üstünde Hayal Et'tiğin bir şey olduğu varsayımı üzerinden gidiyoruz tabi normal koşullarda, ama insan dönem dönem 'ya varsa yahu' diye aklından şöyle bir geçiriyor mutlaka ya, benim mesela hep duşta filan gelir aklıma, varsa ve şimdi ortalıktaysa boku yedik diye, sonra da amaaan yemişiz zaten salla artık diye geçerim.

Bunu yazarken ilkokul döneminde mahalledeki çocuklarla bizim evde bir odaya kapanıp 'ruh çağırdığımız' zaman geldi aklıma. 10 kişi, kepenkleri ve ışıkları kapatıp karanlıkta 'ey ruuuh geldiysen kapıyı üç kez tıklaaat' derken babamın geçerken duyup kapıya vurmasıyla hepimizin üstüste yığılıp çığlıklar içinde odadan kaçmaya çalışmamız gözümün önüne geliyor.

Ya gerçekten 'hayalet' gelse ne yapacaktık acaba... 

10 Eylül 2012 Pazartesi

Rüyada Tasarım...

Dün gece rüyamda şöyle bir şey tasarladım (bkz sol taraf)

Gecenin bir saati gülerek uyandım, sonra da bunu illa çizmem lazım dedim. Acaip acaip rüyalar görüyor olmam yeni bir şey değil, çoğu zaman yazıyorum onları hatta ama ilk defa yazacak değil çizecek bir tane çıktı :)

Yüzük, kolye, bilezik niyetine saat var da bacak için neden olmasın? :P

2013 yaz modasına damgasını vuracak tasarımım işte böyle... Diz üstünde kadranı var (otururken saati görebiliyorsunuz böylece) ve dize iki bant ile bağlı, kayışı ister metalden, ister zincir ister desenli kumaşlardan, hatta terlik olarak ayak ucunda birleşiyor da...

Milyon dolarlık fikrimi bedavaya veriyorum, hadi yine iyisiniz :)

9 Eylül 2012 Pazar

'Çocuk düşünüyorum öyleyse varım'


Yaşımız itibariyle önce düğünlerin / evliliklerin, ardından da çoluk çocuk muhabbetinin oldukça çoğaldığı dönemlerdeyiz. Daha önce düğün dernek hikayesiyle ilgili yazmıştım (http://www.rastgele-seyler-gunlugu.blogspot.com/2012/05/dugun-dernek.html), bu ara düğün sezonunun ufak ufak sonlarına gelmişken biraz da çoluk çocuk kısmına el atayım dedim...

Eskiden bu işler çok daha basitmiş galiba, okulu bitirdiğinde (ya da duruma göre bitirmeden bile), şanslıysan aşık olarak, şansın yoksa uygun olduğuna kanaat getirilerek evlenip, hemen bir, ardından ikinci çocuk yapılıp, sonra da onları büyüttükten sonra heyecanla büyükanne / büyükbaba olmayı beklemek gibi…

Şimdiyse düğün ve evlilik gibi bu iş de çok daha karmaşık. Bir kere hayatlardan beklentilerimiz çok değişti, kariyer hedefleri koyduk, ideal yaşamın ne olması gerektiği konusunda fikirler yürüttük, çok şeyler istedik, istediğimiz şeyler için çaba göstermek ve çalışmak gerekti, bu arada zaman geçti, öncelikler durmadan değişti filan… Bu kararları artık bambaşka sıralara koyarak vermeye başladık. Tabi belli bir kesimden bahsediyorum, yoksa paldır küldür 'hop, bir tane daha geldi, koyalım bunu da kenara' diye çocuk yapanlar da var; ama bizler bu tip kararları bir değil bin defa düşünür olduk.

Böyle düşünce balonlarının büyük bir kısmını da kendim doldurup sonunda 'e hadi bari' kararını vermiş biri olarak, aynı düşüncelerde olanlara bazı gerçekleri net olarak aktarabilirim:

1. HERKES HER ZAMAN HER ŞEYE KARIŞIR
Çocuk yapmaya karar verdiğin zamandan… bir zamana kadar diyecektim ama sanırım bir sonu yok. Yani açıkçası bu konu yüzeye çıktığı andan itibaren herkes mutlaka bir şeyler söyleyecek! Çocuk yapmaya niyetlendiğini söylesen zaman ile ilgili yorumlar gelecek (bu zamanda çocuk mu olur, ya da aaaa, yaz hamilesi olacaksın, çok sıcak ayol gibi). Yok hamileyken söylersen herkes bir posta burnunu sokacak (oturma, kalkma, yüzme, hayır bol bol yüz, çok su iç, şunu ye, bunu yeme, bıdı bıdı…) Hatta ortamda başka hamileler varsa karşılaştırma daha o zamandan başlayacak (seninki tekmelemedi mi hala aaa, bak benimki taklalar atıyor bile). Doğurduktan sonra azalacak sanacaksın ancak aksine her geçen gün daha da artacak (en bayıldığım 'bu çocuk üşür bak çorap giydir' uyarıları, hele de sokakta tanımadığın teyzelerden filan gelince… tonla var ama saymayayım şimdi)

2. UZUN BİR SÜRE DELİKSİZ UYKUYU UNUTUN
'İyi uyuyor' dediğin çocuklar bile genellikle gece yatıp sabah kalkmıyor… Hatta vücut buna kendini hazırlamak için hamileliğin son döneminde gecede 2-3 kere uyandırmaya başlıyor zaten, sonra da bu tempo uzun bir süre devam ediyor. Şanslı olan 3er 4er saatlik bloklar uyuyabiliyor, bazısı saat başı uyanabiliyor.

3. İKİ SAATLİĞİNE BİR YERE GİTMEK BİLE SEYAHAT HAZIRLIĞI GEREKTİRİYOR
Spontane olarak karar verip evden çıkıvereyim demeyi unutun… Bezler, kıyafetler, havlu, önlük, yemek, puset, suyu, şudur budur… En iyi ihtimalle 10 kilo eşya ile evden her çıkış iki günlük bir iş gezisine gitmek gibi hazırlık istiyor. Dolayısıyla hayat öyle ya da böyle daha planlı hale geliyor.

4. GARANTİ VE İADE SÜRESİ YOK
Yine aynı şekilde, bu kararı yeni bir ev ya da araba alma kararı ile aynı mantıkta yapmaya çalışanlara hatırlatma: Çocuk dedin mi yaptın mı bitti; bu çok yaramaz da, sürekli ağlıyor da, şudur da budur da hiçbir şey ifade etmez, doğurdun mu bakacaksın...

5. UMUTSUZ ANLAR DA OLACAK
Sürekli kendi kafasının dikine giden, anlamadığınız bir dili konuşan ve dediğini anlatamadıkça daha da yüksek ses ile çaba gösteren bir varlık düşünün. Yemek yemediği, ağlamasının kesilmediği, uyumadığı, kendini atıp tuttuğu bir anda 'ne yapacağım ben / nerede yanlış yapıyorum' diye ümitsizliğe kapılmak her annenin (itiraf etse de etmese de) mutlaka kapıldığı bir duygu.

Gözünüz mü korktu?

O zaman bir de şu tarafından bakalım:

1. KARIŞAN KARIŞSIN, sonuçta çocuk sizin çocuğunuz, karar size ait… Nasihatların hepsinin geçmiş hatalardan yola çıktığını hatırlayıp kendi hatalarınızı kendiniz yapın, hiçbir kafadan çıkan ses çocuğun kendisini 'dinlemek' kadar doğru diyemez.

2. İNSAN HER ŞEYE ALIŞIYOR, uykusuzluk da bunlardan biri. Askere gidenler nöbete kalkmaya nasıl alışabiliyorsa, hiçbir anne (ve baba) da uykusuz kaldı diye dünyanın sonu gelmiyor. Er ya da geç mutlaka bu süreç de bitiyor ve akşam masal okuyup uykuya yatırdığınız ufaklık sabaha kadar horul horul uyuyor bir noktada…

3. BİRAZ PLANLAMANIN KİMSEYE ZARARI YOK: Olsun varsın, bir süre de hazırlıklı yaşansın… Yıllarca öğrenciyken, aylakken yeteri kadar kafamızın dikine yaşadık zaten. Ayrıca da arayan mutlaka aralarda 'özgürlüğünü' yaşayacak detay anları bulabiliyor, bu anları aramak zorunda kalmak da onları çok daha özel kılıyor!

4. Çocuğu bir kez elinize aldığınızda DÜNYADA HİÇBİR ŞEY İÇİN DEĞİŞMEK İSTEMEZSİNİZ…

5. En umutsuz anda çocuğun yüzüne bakmak, kucağına almak, herkesten ayrı size bakışını farketmek söz konusu olduktan sonra HER ŞEYİ BAŞARABİLECEK KUVVET KENDİLİĞİNDEN GELİYOR! İnsandaki potansiyel tahmin ettiğinden çok daha güçlü...

Sonuç:

Evet, hayat mutlaka değişiyor çocuk olduğunda; ama ne tamamen ve kökten değişmesi, ne de 'hayatın bitmesi' gibi durumlar söz konusu olmak zorunda değil. Öyle ya da böyle büyüyor çocuklar; tüm hayatınızı yalnızca buna adayarak fedakarlık adına kendinizi helak ederek da büyüyebildiği gibi sizin hayatınızın içine dahil olarak, keyifle, güle oynaya da büyüyebiliyor gayet güzel. Etrafta bakarsanız 'böyle de çocuk büyüyebiliyorsa benimki her türlü büyür' dedirtecek örnekleri görebilirsiniz rahatlıkla... Eğer aklınızda evet'e meyilli bir 'acaba' varsa hiç durmayın derim, çünkü asla 'doğru zaman' olmuyor, ama bir olduğunda da tüm zamanları doğruluyor! :)

Kısacası eğer ciddi ciddi çocuk düşünüyorsanız yapın gitsin, zira zeki bir babanın bir zaman dediği gibi: 'Çocuk düşünerek yapılmıyor' :)))


Bu kadar lafın üstüne, işte size konuyla ilgili komiklik: Idiocracy filminin intro'su... Bu da eğlencelik olsun...