Tek bir büyük parça cam, bir anlık dikkatsizlik ya da sakarlık sonucu yere düşüyor ve binlerce, milyonlarca küçücük parçaya ayrılıyor. Yere düşmeden önceki kısacık an insan için sanki yavaş çekimde ilerliyor: "Eyvah, şimdi kırılacak - Tutabilir miyim acaba? - Hayır mümkün değil - Kırıldı kırılacak - Hah işte çarptı - Keşke terlik giyseydim..."
Bazı parçalar elle tutulur gibi kalıyor, bazıları ise görünmeyecek kadar ufak... Küçük olmasına küçük ama yanlışlıkla bir tanesi kalsa inanın eline ayağına bir taradına saplanıp kanatıyor, kazara yiyecek bir şeye sıçramış olsa da yutsan iç çeperleri kesip geçebiliyor... Toplamaya çalışıyorsun, elle büyük parçalar, sonra elektrik süpürgesi, ıslak bez, kuru bez, gözle tetkik, paranoya... Ama taaa odanın öbür tarafından bile cam parçaları çıkıyor...
Kendimi bildim bileli sakar bir insanım. Hatta sakarlığımın bulaşıcı olacak kadar yoğun olduğunu bile söyleyenler olmuştu. Ben dalgınlığa, ya da aynı anda çok şeyi düşünüyor olmaya veriyorum kendimce, ama aslen sporda başarısız olmamın da ana sebebi olan koordinasyonsuzluktan kaynaklanıyor herhalde. Sakarlıktan dolayı hala eve set halinde tabak-bardak almıyorum, çünkü biri kırıldı mı bozuluveriyor takım, sonra aylarca ara dur aynı takımdan tamamlayayım diye, olur da bulursan bu kez yine bütün takım almak gerekiyor, bu kez de tonlarca tabak-bardak...
Sadece evde olsa iyi, daha evlenmeden önce, kayınvalidenin evine ilk kez akşam yemeğine gitmişim, kristal buz kovasını jest yapayım diye kaldırdığımla yerle bir olmasın mı...
Bu daha tek bir örnek, dahasını siz sorun ben anlatayım...
Eskiden üzülüyordum kırılan dökülene, şimdiyse kısa bir of çekip alıyorum süpürgeyi, başlıyorum toplamaya, ve uuuupuzun bir plaj geliyor gözümün önüne, cam aslında özüne dönüp kum olmak istiyor yalnızca; tatil yapmak istiyor bardak artık diyorum, kum olup denizlere karışacak...
Biraz tüketici köşesine çevirmek olacak ama iki haftadır çok fena yetkili servis mağduruyuz...
Arçelik ve Beko markalarının genellikle huyudur, garanti süresi bittiğinin ertesi günü saçmalamaya başlarlar... Eskiden bu beyaz eşya, elektronikler filan üretilirken evladiyelik olsun, nükleer patlamaya bile dayansın gibi şeyler gözetilirken artık 'oh olsun üç sene sonra bunun kapısını açınca mehaba diyenini çıkaracaz zaten atsın yenisini alsın' gibi bir tüketim öncelikli düşünce hakim... Bu yeni bir durum değil tabi, üzerine fasikül fasikül yazılar tezler var, zaten konu da bu değil, ama ben hala bu tip şeyleri aldım mı sonuna kadar kullanmayı seviyorum, örneğin 7 senelik cep telefonumu, pili 12 dakika filan dayanıyor da olsa değiştirmeye kıyamıyorum, ne zaman ki açılmayacak artık, o zaman...
Buzdolabımız için de benzer bir durum söz konusu: Daha önce de başıma gelmişti, raflarının dolaba takıldığı ara parçayı olabildiğince dandik yapıyorlar, uyduruk plastik parça bir süre sonra ağırlıktan kırılıyor, o parçayı tek başına yedek olarak vermeyip komple rafını değiştiriyorlar, elinde koskoca bir camla kalakalıyorsun.
Önceki tecrübemden hareketle, en yakın Beko servisini aradım iki hafta önce, anlattım durumu, hadi ama çabuk dedim, raf lazım yarısı dışarıda kaldı dolabın. İyi, hoş, beş, bir haftaya gelecek, biz sizi arayacağız... Tamam hadi bekleriz bir hafta...
6 gün geçti, yahu bir arayayım ne alemde dedim, anaaaa "bizde öyle bir sipaaaariş yok hamfendi" demesin mi? Bu arada şaka gibi ikinci raf için de aynı şey olmasın mı, zaten 60cm enli dolap, tek rafa kalakaldım, boyuna dışarıdan günlük yemek alıyoruz koyacak yer yok...
Hadi o zaman dedim şimdi alın sipariş, bari 3 tane söyleyelim dedi, zor bulunuyor zaten, oh tamam iyi fikir, en kısa zamanda bekliyorum...
Bekliyorum beklemesine ama ses yok yine, 3 gün geçti, 5 gün geçti... Eee nerede kaldı benim raf diye arıyorum, "biz size gün içinde döncez hamfendi" diyor, dönen eden yok. En son bugün artık en 'haklı tüketici' tavrımı takındım, aradım, önce yumuşak (ama hanımefendi, böyle olmuyor) sonra kızgın (aaa ama kaç hafta oldu yani) sonra da acındıran (çocuğum var benim bak aç kaldı sizin yüzünüzden) tavırlarımı sırasıyla sergiledikten sonra hatun "ah evet bir tane raf siparişiniz varmış, bakalım, yarınki sevkiyatta çıkarsa ararız" demesin mi? Gözümün önünde beliren yıldızları sabırla savuşturarak yeter ama ya dedim, bu ne yani, hadi üç raf olmasın (onu da kendiniz önermiştiniz) ikiye de razıyım ama mutlaka bana getirin şu raflarımı, yarın, yoksa haftasonuna kadar burada olsun ve mutlaka beni haberdar edin!
Sonucu yarın göreceğiz tabi...
Bu arada buzdolabını açtığımızda Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgası dolaşıyor içeride, hani ilk defa mı oluyor diyeceksiniz bu, pek de değil, normal zamanda da sadece yarım asır önceden kalma artık peynir kıvamına gelmiş bir bardak süt filan kaldığı oluyor da bu sefer bahanem sağlam...
Acaba peşini mi bıraksam hatta rafların, yemek yapmaya üşendikçe 'saklayacak yerim yok' der geçerim :)
Son zamanlarda bir yandan çocukla birlikte gelen uykusuz bir dönem, diğer yandan üst üste biriken işler yüzünden olacak, kafamı kaşıyacak vakit bulamıyorum.
Bütün gün bir şeyler yapmaya çalışıyorum, şunu bitireyim bunu geçeyim filan derken gün bitiyor, bir bakmışım başladığımdan bile çok iş birikmiş önümde bekliyor...
'Ay çok yoğunuuuum' diye şikayetlenmek alışkanlığım değildir pek, aksine genellikle beş çarşamba birden uğraşmayı seviyorum, kafam dolu olduğu zaman daha mutlu oluyorum; şimdiye kadar da biraz daha hızlı bir tempoda çalışmanın çok daha verimli sonuçlar verdiğini deneyimledim bol bol.
Ancak bir süredir yaratıcılık anlamında hatırı sayılır bir blokaj yaşıyorum, ne zaman kağıt kalem elimde ya da bilgisayar başında yeni bir iş üretmek için otursam saçma sapan şeyler çizip anlamsız sonuçlar alıyorum, sonra da kapatıp kalkıyorum...
Neden birdenbire bu kadar kilitlendim diye kafamı duvarlara vurup dururken sebebi net bir şekilde gözümün önünde belirdi: Yaratıcılık biraz aylaklık istiyor...
Tasarımcı-sanatçı-müzisyen tayfası camia dışında genelde orada burada götünü gezdirip duran, mümkün olan her dakikada aylaklık peşinde koşan, sanki kafa bir metre havada tipler olarak resmediliyor. Boşuna da değil: İnsana ilham 'hadi bakalım geh bidi bidi' diyince durduğu yerde gelmiyor ki!
Şimdiye kadar yaptığımız en güzel işlerin eskizlerini Çin restoranında chopstick'leri kullanarak soya sosuyla peçete üzerine ya da ne bileyim, kaldırım taşlarının köşesindeki bir formu görüp oradan hareketle filan yaptık. Bir şey mi yazacaksın, alıp kahveni / şarabını / bir şeyini deniz kenarında oturasın geliyor. Beste mi yapacaksın, bir saat boş boş çalmak ya da duşta bağırıp çağırmak istiyor insan... Tabi insanın kaldırım taşlarına filan bakabilmesi için hedefe odaklı koşturmaktan ziyade etrafını görebilecek bir durumda olması gerekiyor, bu da doğal olarak belli bir düzeyde 'aylaklık' gerektiriyor.
Yer çekimi kırda bayırda otururken kafaya düşen elmayla, suyun kaldırma kuvveti 'bir banyoya gireyim yahu' dendikten sonra bulunmamış mıydı mesela?...
Tabi boku çıkmaz mı bunun? Çıkabilir. İnsan bunu iş edinip de 'ilham ediniyorum' adı altında esinlendiklerini üretime ve sonuca dönüştürmezse durduğu yerde durur kalır, ki birçok kişide de bunu görebiliyoruz. Ama kontrol edildikten, bir ürüne dönüştükten sonra; evet, iddia ediyorum: TEMBELLİK ERDEMDİR...
Demek ki bir hava değişikliği gerekiyor... Sonuç budur.
Çocuklar yemeklerini tam yesin, tabakta bırakmasın diye bir sürü şey söylenir… Yok efendim arkandan ağlar, yok kalanlar sonra seni kovalar filan.
Ben genellikle hiçbir zaman tabağında yemek bırakan bir çocuk olmadım, oburluk derecesine varan yemek aşkım daha bebekkenden ortaya çıkmış olacak ki genellikle ne koysalar yermişim, yemediğimi de yoğurtla karıştırdılar mı o da hüp diye bitermiş… (O zamandan kalma alışkanlık olacak, hala yoğurt olmadı mı sofra tam gibi gelmez bana)
Ancak geriye doğru düşündüğümde bir laf vardı ki bilinçaltımda içten içe ağır iz bırakmış: 'Bana bak, tabağında kaç tane pirinç tanesi bırakırsan o kadar çocuğun olur!'
Hadi bakalım buyur buradan yak. Daha bacak kadar boyumla hayatımla ilgili çok önemli bir kararı vermeye çalıştığımı hatırlıyorum: Acaba kaç çocuk istiyorum? Bir tek pirinç tanesi bırakırsam da iki çocuk istersem ne olacak? Bir buçuk mu bıraksam, karar verme payı için? Ama ya onu da yanlış anlarlarsa da ikinci çocukta bir sorun olursa? Ya bundan önceki yemeklerde bıraktığım pirinçler? En az 20-25 tane bırakmışlığım vardır kesin, şimdi hepsi birikip o kadar çocuk mu olacaklar! EYVAH!!!
İnsanlar çocuklara ne dediklerine çok dikkat etmeliler…
Bizim için öylesine o anda söyleniveren bir şey çocuk için travmatik bir deneyim haline dönüşebiliyor. Öyle ki, daha birkaç yıl önce pilav yedikten sonra heyecanla tabaktaki bütün taneleri toparlar buldum kendimi, yahu doydum ben neler oluyor bana derken birdenbire zihnimde belirdi ilahi bir şekilde 'tabağında kaç pirinç tanesi bırakırsannnn….'
Ondan sonra yaş ermiş kemale, hala ayıkla o pirincin taşını..
Hadi o değil de şimdi oldu bir çocuk; bundan sonra ne yapmak lazım onu sorarım ben… Geriye dönük mü çalışıyor, nasıl oluyor sistem? Hı?
Dün gece rüyamda Gotham City'de yeni yapılacak şehir düzenlemeleri için ihale açılıyordu: Yeni köprü yapılacakmış efendim de köprünün direkleri Batman'in kulakları gibi olacakmış; yeni otoyol yapılacakmış adı da highway yerine Bat-Way olacakmış filan.
İlan veriyorlardı ihaleye kim girecek diye...
Günlerdir televizyonda 'bu değil bu da olmadı ahanda bu neymiş' diye bağırıp sinirlerimi geren Ağaoğlu ve şehir 'dönüşüm' projeleri filan beynime derinden yer etmiş olacak, nereden nereye çıktı bilinçaltından...
Hatta hayal meyal hatırladığım devamı: bir de herkese bir alet verilecekmiş de böyle gökyüzüne istediklerinde Batman işaretini yansıtıp yardım isteyebileceklermiş ama Batman kendi gelmeyecekmiş de şehir hizmet olarak Bat-man'cikler gönderecekmiş efendim; hatta işaretlerde belli detaylar da olacakmış, örneğin ambulans için bir işaret, itfaiye için başka işaret filan, derdin neyse ona göre takip edeceklermiş şuymuş buymuş!!!
Buyrun burdan yakın... Dark Knight gelip benim enseye 'stirrrlanordan' diye bir tane şaplatacak şimdi o olacak.
Daha önce Mayıs ayında birkaç fotoğraf koymuştum Kemeraltı'ndan (http://www.rastgele-seyler-gunlugu.blogspot.com/2012/05/surreel-kemeralt.html) ; şaka gibi, her gittiğimde bir başka sürreel sahne ile karşılaşıyorum. Yavaş yavaş gide gele bir seri haline gelmeye başladılar, önümüzdeki yıl toparlasam da bunları bir arada sunsam mı diye düşünmüyor değilim :)
Çocuğunun böyle bir resmini tshirt'e bastırmaya karar veren kişiyi mi, bunu özellikle beğenip vitrin malzemesi yapan fotoğrafçıyı mı, yoksa chucky'nin çin malı kuzeni olan manyak bakışlı oyuncak bebeği mi takdir etsem bilemedim...
Bir iki haftadır balkonda fare pislikleri buluyoruz... Tabi fare pisliği olduğunu anlamamız biraz vakit aldı, biz ki şehir çocuğu olarak büyümüşüz, hayvanlarla iletişimimiz büyük oranda kedi köpek okşamaktan ibaret filan... Temizliyoruz hop bir daha beliriyorlar sabah, hadi bir daha temizle, bir gece oluyor sanki aylardır temizlenmedi...
Dönem dönem çatıda kuşların yaşadığı olmuştu, sabahları ötmelerini ve çatıda yürümelerini duyuyorduk filan, onlarla uyumlu bir birliktelik halindeydik, ama fare konusunda biraz daha ihtiyatlı davranmak gerektiğine, yoksa evi ele geçireceklerine kanaat getirdik ve kakalarını bulduğumuz balkona bir kapan kurduk. (Tabi öldürmeyip de içine hapseden türden bir şey...) Bu arada çatının içinde parti veriyorlar sanarsınız takır takır takır çatır çutur bam güm... İlk kurduğumuz kapanı beğenmemiş olacaklar, etrafından dolaşıp kayboldular birkaç gece, akabinde ikinci bir tür kapan aldık, bir de peynir tabi en kokulusundan, neyse ki ikinci akşam geldiğimizde sevimli arkadaş içine hapsolmuş bekliyordu.
Kendisiyle birkaç fotoğraf çektirdikten sonra aldık biraz dolaşmaya çıkardık, evden yeterli mesafeye ulaştığımıza kanaat getirdiğimiz bir yerde saldık. Fare de bir korktu tabi kapanın kapısını açınca, 'kesin var bi bokluk, bu kadar kolay olmamalı' der gibi yapıştı kaldı bir süre kapana, sonra güvendi attı kendini aşağı... O kendine uygun bir delik aramak için koştururken içimizden 'Oh be kurtulduk' nidalarıyla eve döndük.
Başarmış olmanın huzuruyla şöyle bir dinleneyim derken anaaaaa, takır takır bambır gümbür!!! Meğer bizimki anasıyla beraber oturuyormuş!!! Aldık belayı desenize, üstelik bir de ufaklığı evden attık kızdırdık da anasını! Bir de senede dört defa altışar altışar da doğuruyormuşlar iyi mi! Bir de her yerden geçiyormuş, bozuk para kadar delikten dalabiliyormuş şuymuş buymuş!!!
Çok geçmeden analarını da kıstırırız inşallah kapana! Yoksa onlar çatıyı yerken biz kafayı yiyeceğiz...
Geçen ay, uzun bir süredir devam etmekte olup artık kabak tadı veren bel ağrım için doktora gitmeye karar verdim...
Çağımızın hastalıklarından biri bu bel ağrısı, daha yaşımız ne başımız ne ama kime sorsam ya kıçına ya başına ya ayağına bir tarafına vuran gelip giden bir bel ağrısından bahsediyor. 90lık nineler dedeler gibi kalkıp otururken aaaah ooooh demek, hapşıracağım diye yerlere yatıp sırtı destekleyecek yer aranmak, yere bir şey düştüğünde 'aman eğilmeyeyim' diye her şeyi ayak parmaklarıyla kaldırmak konusunda kendini eğitmeye çalışmak filan bir yerde tamam dedirtti, yarın gidiyorum artık dedim, başladım araştırmaya.
Benim bu doktor işleriyle pek aram yoktur, hani bizim memlekette herkes eczacı herkes kendiliğinden uzman doktordur ya, bende yok o pek. Dolayısıyla öncelikle bel ağrısı için kime gitmek lazım şimdi diye soruşturdum, 'Nöroşirurji' uzmanına yönlendirdiler. İyi tamam dedim randevu aldım, hemen ertesi gün gittim. Muayenehane baya kalabalık, bir yandan sıramı beklerken bir yandan da neymiş nöroşirurji diye bakıyorum internetten; anam bir baktım beyin tümörleriyle, sinir hastalıklarıyla ilgili ameliyatlarla filan ilgileniyorlar. Bir anda halimden utandım ulan sık dişini yani ne işin var burada ciddi sorunu olan insanlar var sana ne oluyor diye, ama gelmişiz artık bir kere...
Neyse girdik içeri, ileri yürü geri yürü filan, iyi peki git bir MR çektir gel dedi.
Şimdi boku yedik işte dedim. Bırak daracık tüpü müpü, koskoca bir mağaraya girdim mi bile içim daralıyor, klostrofobi alıp götürüyor filan... Ama yapacak bir şey yok, kendim aldım belayı başıma, kendim çıkacağım tabi. Yer de hemen köşebaşındaymış, hemen çıktım gittim; tesadüf müsaitmiş, yarım saat içinde aldılar beni. Soyun, önlüğü giyin filan işleri bitti; bir yandan telkin ediyorum kendimi 'yaparsın sen, hadi, yürü, aslansın kaplansın' filan.
Buyur gel hadi dediler, ben hı hı tamam diye girdim içeri, bir yandan içerideki kişinin yüzüne bakıyorum ama kafa tamamen göz ucuyla kestiğim aletle meşgul, inceliyorum, neresi açık, nereden kolay kaçılır filan. Tam 'neyse, bir tarafı açık bari, sorun olmayacak herhalde' derken 'Naber, iyi misin', dedi (alet değil içerideki arkadaş) hala bön bön bakıyorum, neden sonra kendini tanıtınca kafama dank etti, ilkokuldan arkadaşımmış iyi mi! İnsan beklemediği yerde karşılaşınca, hele de kafa az sonra daralabileceğine dair fikirlerle karıncalanmışken tanımıyor tabi.
Neyse konuştuk kısa kısa, elime bir top tutuşturdu, bir şey olursa sıkarsın bunu çıkarırız dedi. Hop yattık oradaki banta, sonra pideyi fırına verir gibi sokuverdiler beni makinenin içine. Neyse ki kafamın arkası açık olduğu için tahmin ettiğim gibi olmadı (yaptıracaklara söylüyorum, büyütülecek bir şey yokmuş). Daha sonra o 'korkuttukları' yüksek sesler başladı; sırasıyla değişik değişik bir sürü ritm.
Datdatdatdatdatdatdatttt...
DadaaaadatDadaaaadatDadaaaadat...
Bildiğin elektronik müzik! Şu aletin üzerine şöyle bir iki led ışık koysalar, renkler filan değişse, biraz da pad sesleri filan eklesen baya trip bir deneyim yani bildiğin...
Korkacağımı beklerken aksine baya bir eğlenmiş olarak, hatta hareketsiz duruş itibariyle biraz da medite bir halde 15 dakika kadar süre sonunda çıkardılar beni pide fırınından, gittim giyindim toparlandım, arkadaşla 100 kez özür dileyip vedalaştım (sonradan öğrendiğime göre sık sık başına geliyormuş!), birkaç saat içinde de aldım sonucu gittim doktora geri.
Bir öncekinden daha bile kalabalık, utana sıkıla bir araya sıkıştım, bir göz atar mısınız diye... Şöyle bir baktı, 'Bir fıtık vakası varmış ama kapanmış, yapacak bir şey yok' dedi. İyi tabi çok şükür de ağrı için ne yapacağız? 'Dikkat et' dedi...
Yani kısacası baya iyi oldu doktora gittiğim. Yarım günlük bir macera sonunda 'dikkat et' ile çıktım muayeneden, üzerine gidip bir soğuk bira yuvarladım kapattım konuyu...
Bir dahaki sefer taşın toprağın duvarların üzerine yazıyorlar ya 'BEL FITIĞI' diye, cep numaralarıyla beraber, onları arayacağım!!! :)
Daha biraz önce konuşuyorduk, bu 'beğenme' ve 'beğenmeme' hikayesi ne kadar anlamsız bir hale geldi...
Facebook'takini demiyorum, o da laçka tabi, "şekerim seni face'ten like ettim, birazdan tweet'lerim" filan; ama o başka konu. Oradaki biraz daha telefonla çaldırıp kapatmayı andırıyor bana: Bir şeyi illa 'beğenmek' gerekmiyor, 'doğru dedin bacım' ya da 'gördüm tamam' anlamında da 'layk' ediyorsun filan.
(Parantez açıyorum; cep telefonları ilk çıktığında para harcamayalım diye bu çaldırma işinin müptelası olmuştuk, genellikle geliyorum hemen gibisinden çaldırıp kapatıyorduk. Bir gün bir arkadaş çaldırdı kapattı, sonra gelmek bilmiyor. Yarım saate yakın süre sonunda teşrif ettiğinde 'abi ne yaptın ya hani çaldırmıştın?' diyince 'ben 20 dakika sonra geliyorum diye çaldırdım ki...' diye cevap vermişti. Öyle aklıma geldi şimdi. Kapıyorum parantezi şimdi cereyan yapmasın.)
Youtube'daki beğenme beğenmeme hikayesi ise bambaşka bir alem. Beğenmeyi anlayabiliyorum, çok güzel şeyler yapmış insanlar oluyor, tepkisiz kalmak istemiyorsun, helal yahu diyorsun, ya da 'aklımda yer etti aferin' diye iletiyorsun. Bu tamam. Ancak bana sorarsanız bir şeyi youtube anlamında 'beğenmemek' için gerçekten rahatsız edici ya da saldırganca bir şey olmalı. Yani gerçekten şiddetle iğrenmek lazım. Örneğin çocuk istismarını öven, ya da mesela ırkçı söylemleri olan, ya da ne bileyim hayvanlara zulüm yapılan bir video seyredildiği takdirde bunu kınamak için 'beğenmedim' demek mantıklı.
Ancak öyle videolarda 'beğenmedim' diyor ki insanlar şaşıp kalıyorum...
Örneğin Queen'in Live Aid konserinden bir bölüm. 10,5 milyon kişi seyretmiş; insanın gazını tavana vurduran bir konser. 23 bin kişi beğenmiş, 400 küsür 'beğenmedi' var. Tamam diyelim ki Queen sevmiyorsun, kardeşim kapat başka şey seyret, nesi bu kadar rahatsız etti de beğenmedin ki? Ya da mesela birisi vakit ayırıp atıyorum kapuska nasıl yapılır diye video çekmiş. Tarifini beğenmemiş, anlatımından hoşlanmamış ya da kapuska sevmiyor olabilirsin, ancak bu adamın gösterdiği emeğin içine tükürmek için yeterli bir sebep midir?!
Şu butonları bedava veriyorlar diye boyuna basıp durmayalım da ne yaptığımızı bir düşünelim derim ben...
Bugün Sasalı'ya hayvanat bahçesine gittik. Daha önce de gitmiştik ama hiç Pazar öğleden sonraya denk gelmemiştik, acaip kalabalıktı, çoluk çocuk ailece bir sürü insan vardı.
Bir ara 'bu hayvanlar da karın tokluğuna burada çalışıyor valla' diye konuşuyorduk, yemek karşılığı durup fotomodellik yapıyor, poz veriyorlar filan. Puma çıkıyor, su içmeye gidiyor, herkes paparazzi gibi şak şak fotoğraf çekiyor, hayvan 'ne oluyor yahu' diye bir bakıp yine kendi haline geri dönüyor filan. Maymunlar komik, kafa biraz daha farklı çalışıyor tabi, millet ıslık çalıp alkışladıkça ayağa kalkıp gösteriş yapıyorlar…
Favori hayvanım lemurlar bu arada, her seferinde bayılıyorum bakmaya, yüz ifadelerinden midir, davranışlarından mıdır, aşırı sempatik bir tarafları var… Her neyse parantez olsun bu.
Tabi hepsi doğal yaşamdaki kuzenleri ile kıyaslandıklarında bir yandan iyi bakılma, günde (artık her biri kaç öğün yiyorsa o kadar) öğün yemeği önünde hazır bulma, başka yırtıcı hayvanlara yem olmama gibi avantajlara sahip. Ancak ne olursa olsun sınırlı bir alanın içerisinde dönüp duruyorlar tabi, bir nevi Truman Show. Kafalarını her kaldırdıklarında bir camın ardında yüzlerce insan yüzü onlara bakıyor, konuşup bağırıp çağırıyorlar, çocuklar, gençler, yaşlılar, bir sürü değişik tip. Garip bir psikoloji olsa gerek hayvan açısından da.
Bunu düşünürken birden gözümün önüne durumun tersi geldi. Nasıl hayvanları gruplayıp doğal yaşamlarını en sembolik ve genel bilgileri ile anlatan tabelalar ile öğretici öğeler ekleniyorsa, bir tane 'insanat bahçesi' olsa, örneğin insanlar kültürel gruplara göre ayrılsa… Mesela 'Türk İnsanı' diye bir kafes olsa, içeride tavla oynayan, rakı içen, lokum ve şiş kebap yiyen, çiğdem çitleyen, kuralları kırmak ve detayları çözmek için yaratıcı çözümler bulan stereotipik Türkler olsa. Yanında örneğin Meksika kafesi olsa, sombrero takmış jalapeno, burrito ve taco yiyen burma bıyıklı amcamlar filan olsa. Amerikalı kafesinde hamburgerci ve obez tipler ya da kovboylar, Rus kafesinde votka portakal içen güzel kızlar… Nasıl 'Afrika bilmemne aslanı Mayıs ayında avlanır, şunu bunu yer' diye genelliyorsak aynı şekilde yani.
İşsizliğe karşı da yeni bir çözüm; her şehirde bundan bir tane bulunsa uluslararası alanda yeni bir iş kolu olur. Hem bakımı da kolay.
Ben artık 'The' ile başlayıp sonunda 'S' ile başlayan yeni gruplara fena halde önyargılı yaklaşmaya başladım. Tamam, vaktinde 'The Beatles' ya da 'The Bee Gees' filan gibi gruplarla sınırlıyken bir şey demiyorduk. Sonsuz grup var zaten hali hazırda öyle:
the beach boys, the black crowes, the byrds, the cranberries, the
doors, the flaming lips, the eagles, the killers, the kinks, the mamas
& the papas, the moody blues, the pretenders, the
ramones, the roots, the sex pistols, the white stripes...
Son dönemde ise karşıma böyle bir isimde bir grup çıktığında çoğu zaman aynı tip, formülize bir müzik yapan niteliksiz bir yaklaşımla karşılaşıyorum...
İstisnaları kaidenin dışında tutarım, ancak kaide de baya sağlam bir kaide oldu. Hayranları kızmasın ama daha dün geldi başımıza, 'The Vultures' performansı vardı kısa bir tane, offf yine aynı şey yine aynı şey dedik geçtik... Sadece bir örnek tabi...
Ne diyordu Shawn Fanning'i canlandıran Justin Timberlake, Facebook filminde: 'Lose the 'the'... It's cleaner' Yani diyelim ki turşu olacak grup isminin ana fikri, adam gibi dön şunu turşu koy, PICKLE de bitsin, 'the pickles' (belirli bir grup turşu) olunması gerekiyor mu illa da?!
Bu aralar televizyonda Ghost Whisperer bölümlerini tekrar vermeye başladılar. Hiçbir zaman sürekli takip edecek kadar kayda değer bulmuyor olmakla birlikte daha iyi yapacak hiçbir şeyim olmadığında ve seyredecek daha güzel de bir alternatif olmadığı durumlarda öyle takılıp izliyorum bazen. Tabi bir de 'daha ne kadar uzatıp tek bir fikirden neler çıkarabilirler acaba' gibi bir merak söz konusu.
Ancak bir konudan çok rahatsızım: Bu hayalet kardeşler (ya da amcalar / teyzeler, neyse artık) iyi güzel hop diye belirip hop diye kayboluyorlar, böyle evde filan kadının karşısına olur olmaz çıkıveriyorlar ya; kadıncağız tuvaletteyken filan hiç mi rahatsız olmuyor? Şimdi bu hayaletlerin beyefendi / hanımefendi olanı da var löngürt diye gelip giden, sinirinden camları patlatanı da var, işyerinde sokakta filan öyle çıkıveriyorlarsa tuvaletteyken hiç mi çıkmıyorlar karşısına? Ya da mesela kocasıyla sevişecek diyelim, 'ablacım şu örtüyü çek de iyi görelim' filan diyen bir tanesi çıkmıyor mu?
'Hayalet' dediğin şeyin, adı üstünde Hayal Et'tiğin bir şey olduğu varsayımı üzerinden gidiyoruz tabi normal koşullarda, ama insan dönem dönem 'ya varsa yahu' diye aklından şöyle bir geçiriyor mutlaka ya, benim mesela hep duşta filan gelir aklıma, varsa ve şimdi ortalıktaysa boku yedik diye, sonra da amaaan yemişiz zaten salla artık diye geçerim.
Bunu yazarken ilkokul döneminde mahalledeki çocuklarla bizim evde bir odaya kapanıp 'ruh çağırdığımız' zaman geldi aklıma. 10 kişi, kepenkleri ve ışıkları kapatıp karanlıkta 'ey ruuuh geldiysen kapıyı üç kez tıklaaat' derken babamın geçerken duyup kapıya vurmasıyla hepimizin üstüste yığılıp çığlıklar içinde odadan kaçmaya çalışmamız gözümün önüne geliyor.
Ya gerçekten 'hayalet' gelse ne yapacaktık acaba...
Dün gece rüyamda şöyle bir şey tasarladım (bkz sol taraf)
Gecenin bir saati gülerek uyandım, sonra da bunu illa çizmem lazım dedim. Acaip acaip rüyalar görüyor olmam yeni bir şey değil, çoğu zaman yazıyorum onları hatta ama ilk defa yazacak değil çizecek bir tane çıktı :)
Yüzük, kolye, bilezik niyetine saat var da bacak için neden olmasın? :P
2013 yaz modasına damgasını vuracak tasarımım işte böyle... Diz üstünde kadranı var (otururken saati görebiliyorsunuz böylece) ve dize iki bant ile bağlı, kayışı ister metalden, ister zincir ister desenli kumaşlardan, hatta terlik olarak ayak ucunda birleşiyor da...
Milyon dolarlık fikrimi bedavaya veriyorum, hadi yine iyisiniz :)
Yaşımız itibariyle önce düğünlerin / evliliklerin, ardından da çoluk çocuk muhabbetinin oldukça çoğaldığı dönemlerdeyiz. Daha önce düğün dernek hikayesiyle ilgili yazmıştım (http://www.rastgele-seyler-gunlugu.blogspot.com/2012/05/dugun-dernek.html), bu ara düğün sezonunun ufak ufak sonlarına gelmişken biraz da çoluk çocuk kısmına el atayım dedim...
Eskiden bu işler çok daha basitmiş galiba, okulu bitirdiğinde (ya da duruma göre bitirmeden bile), şanslıysan aşık olarak, şansın yoksa uygun olduğuna kanaat getirilerek evlenip, hemen bir, ardından ikinci çocuk yapılıp, sonra da onları büyüttükten sonra heyecanla büyükanne / büyükbaba olmayı beklemek gibi…
Şimdiyse düğün ve evlilik gibi bu iş de çok daha karmaşık. Bir kere hayatlardan beklentilerimiz çok değişti, kariyer hedefleri koyduk, ideal yaşamın ne olması gerektiği konusunda fikirler yürüttük, çok şeyler istedik, istediğimiz şeyler için çaba göstermek ve çalışmak gerekti, bu arada zaman geçti, öncelikler durmadan değişti filan… Bu kararları artık bambaşka sıralara koyarak vermeye başladık. Tabi belli bir kesimden bahsediyorum, yoksa paldır küldür 'hop, bir tane daha geldi, koyalım bunu da kenara' diye çocuk yapanlar da var; ama bizler bu tip kararları bir değil bin defa düşünür olduk.
Böyle düşünce balonlarının büyük bir kısmını da kendim doldurup sonunda 'e hadi bari' kararını vermiş biri olarak, aynı düşüncelerde olanlara bazı gerçekleri net olarak aktarabilirim:
1. HERKES HER ZAMAN HER ŞEYE KARIŞIR
Çocuk yapmaya karar verdiğin zamandan… bir zamana kadar diyecektim ama sanırım bir sonu yok. Yani açıkçası bu konu yüzeye çıktığı andan itibaren herkes mutlaka bir şeyler söyleyecek! Çocuk yapmaya niyetlendiğini söylesen zaman ile ilgili yorumlar gelecek (bu zamanda çocuk mu olur, ya da aaaa, yaz hamilesi olacaksın, çok sıcak ayol gibi). Yok hamileyken söylersen herkes bir posta burnunu sokacak (oturma, kalkma, yüzme, hayır bol bol yüz, çok su iç, şunu ye, bunu yeme, bıdı bıdı…) Hatta ortamda başka hamileler varsa karşılaştırma daha o zamandan başlayacak (seninki tekmelemedi mi hala aaa, bak benimki taklalar atıyor bile). Doğurduktan sonra azalacak sanacaksın ancak aksine her geçen gün daha da artacak (en bayıldığım 'bu çocuk üşür bak çorap giydir' uyarıları, hele de sokakta tanımadığın teyzelerden filan gelince… tonla var ama saymayayım şimdi)
2. UZUN BİR SÜRE DELİKSİZ UYKUYU UNUTUN
'İyi uyuyor' dediğin çocuklar bile genellikle gece yatıp sabah kalkmıyor… Hatta vücut buna kendini hazırlamak için hamileliğin son döneminde gecede 2-3 kere uyandırmaya başlıyor zaten, sonra da bu tempo uzun bir süre devam ediyor. Şanslı olan 3er 4er saatlik bloklar uyuyabiliyor, bazısı saat başı uyanabiliyor.
3. İKİ SAATLİĞİNE BİR YERE GİTMEK BİLE SEYAHAT HAZIRLIĞI GEREKTİRİYOR
Spontane olarak karar verip evden çıkıvereyim demeyi unutun… Bezler, kıyafetler, havlu, önlük, yemek, puset, suyu, şudur budur… En iyi ihtimalle 10 kilo eşya ile evden her çıkış iki günlük bir iş gezisine gitmek gibi hazırlık istiyor. Dolayısıyla hayat öyle ya da böyle daha planlı hale geliyor.
4. GARANTİ VE İADE SÜRESİ YOK
Yine aynı şekilde, bu kararı yeni bir ev ya da araba alma kararı ile aynı mantıkta yapmaya çalışanlara hatırlatma: Çocuk dedin mi yaptın mı bitti; bu çok yaramaz da, sürekli ağlıyor da, şudur da budur da hiçbir şey ifade etmez, doğurdun mu bakacaksın...
5. UMUTSUZ ANLAR DA OLACAK
Sürekli kendi kafasının dikine giden, anlamadığınız bir dili konuşan ve dediğini anlatamadıkça daha da yüksek ses ile çaba gösteren bir varlık düşünün. Yemek yemediği, ağlamasının kesilmediği, uyumadığı, kendini atıp tuttuğu bir anda 'ne yapacağım ben / nerede yanlış yapıyorum' diye ümitsizliğe kapılmak her annenin (itiraf etse de etmese de) mutlaka kapıldığı bir duygu.
Gözünüz mü korktu?
O zaman bir de şu tarafından bakalım:
1. KARIŞAN KARIŞSIN, sonuçta çocuk sizin çocuğunuz, karar size ait… Nasihatların hepsinin geçmiş hatalardan yola çıktığını hatırlayıp kendi hatalarınızı kendiniz yapın, hiçbir kafadan çıkan ses çocuğun kendisini 'dinlemek' kadar doğru diyemez.
2. İNSAN HER ŞEYE ALIŞIYOR, uykusuzluk da bunlardan biri. Askere gidenler nöbete kalkmaya nasıl alışabiliyorsa, hiçbir anne (ve baba) da uykusuz kaldı diye dünyanın sonu gelmiyor. Er ya da geç mutlaka bu süreç de bitiyor ve akşam masal okuyup uykuya yatırdığınız ufaklık sabaha kadar horul horul uyuyor bir noktada…
3. BİRAZ PLANLAMANIN KİMSEYE ZARARI YOK: Olsun varsın, bir süre de hazırlıklı yaşansın… Yıllarca öğrenciyken, aylakken yeteri kadar kafamızın dikine yaşadık zaten. Ayrıca da arayan mutlaka aralarda 'özgürlüğünü' yaşayacak detay anları bulabiliyor, bu anları aramak zorunda kalmak da onları çok daha özel kılıyor!
4. Çocuğu bir kez elinize aldığınızda DÜNYADA HİÇBİR ŞEY İÇİN DEĞİŞMEK İSTEMEZSİNİZ…
5. En umutsuz anda çocuğun yüzüne bakmak, kucağına almak, herkesten ayrı size bakışını farketmek söz konusu olduktan sonra HER ŞEYİ BAŞARABİLECEK KUVVET KENDİLİĞİNDEN GELİYOR! İnsandaki potansiyel tahmin ettiğinden çok daha güçlü...
Sonuç:
Evet, hayat mutlaka değişiyor çocuk olduğunda; ama ne tamamen ve kökten değişmesi, ne de 'hayatın bitmesi' gibi durumlar söz konusu olmak zorunda değil. Öyle ya da böyle büyüyor çocuklar; tüm hayatınızı yalnızca buna adayarak fedakarlık adına kendinizi helak ederek da büyüyebildiği gibi sizin hayatınızın içine dahil olarak, keyifle, güle oynaya da büyüyebiliyor gayet güzel. Etrafta bakarsanız 'böyle de çocuk büyüyebiliyorsa benimki her türlü büyür' dedirtecek örnekleri görebilirsiniz rahatlıkla... Eğer aklınızda evet'e meyilli bir 'acaba' varsa hiç durmayın derim, çünkü asla 'doğru zaman' olmuyor, ama bir olduğunda da tüm zamanları doğruluyor! :)
Kısacası eğer ciddi ciddi çocuk düşünüyorsanız yapın gitsin, zira zeki bir babanın bir zaman dediği gibi: 'Çocuk düşünerek yapılmıyor' :)))
Bu kadar lafın üstüne, işte size konuyla ilgili komiklik: Idiocracy filminin intro'su... Bu da eğlencelik olsun...
Bilgisayarın bir yerlerine takılıp kalmış eski birkaç fotoğrafa
bakayım derken fi tarihinde eski telefonla çektiğim birkaç absürt şeyi
buldum...
İnternette dolaşıp duran şeyler vardır ya öyle, dönüp dolaşıp ilk çekene filan tekrar ulaşırlar, mutlaka 'ne absürt bir şey bu' diyip fotoğrafını çektiğimiz bir şeyler ya da çekmeyip de başkasının çektiğinin önümüze geldiği olmuştur. Örneğin Ankara Bahçelievler'de bir tane dükkan vardı 'Yasemine Döşemecilik' diye, önünden her geçtiğinde gülüyorduk, geçenlerde denk geldi birileri çekmiş vaktinde yollamış ortama...
'Yaşasın yurdum insanı' dedirtebilecek bir iki tane şeyi buraya koyayım dedim. Ağacın üzerine yazdıkları şey çok sevimli geldi yaklaşım olarak, baloncunun taşıt da harika... Favorim fümigasyon şirketi olan tabi, fotoğraftan anlaşılmıyorsa: The Incredible Hulk, kocaman bir ilaçlama tüpü ile Spiderman'i ilaçlayarak öldürmüş, yanda da ilaçlamacı abi duruyor özel kıyafeti ile... Nasıl bir kafaysa adamlarınki, sürekli ilaçlar içinde dolaşmaktan beyin damarlarında ufak tefek hasarlar olması kaçınılmaz herhalde :)
Bundan belki 7-8 sene önce bir arkadaşın evine de bir broşür bırakmışlardı, 'Duygusal Halı Yıkamacılık' diye, üzerinde şiir filan vardı ('Lekeler, kirler, sevimli değilsiniz' gibi cümleler barındıran). Bir yerlerde onu da bulur muyum diye bakarken web sitesini bulmuştum... Fantastik fotoğraflar filan da eklemişler, süper olmuş! Onu da tekrar bir gündeme getireyim dedim, akabinde çekiliyorum :)
Uzun süredir bir şey yazmadım, yarışmayla ilgili PR ile meşguldük ve sonunda sonuçlandı, ve ikinci olduk… Bu süreç, yalnızca ikincilik ödülünü kapmak değil, aynı zamanda adımızı duyurmak açısından da çok faydalı oldu. Bir kısmı önceden tahmin edip teyit etmek suretiyle, bir kısmıysa beni baya şaşırtan birçok şey öğrendik bu süre içerisinde. Bazılarını şöyle sıralayabilirim:
1. SOSYAL MEDYA ÇOK ACAİP BİR ŞEY!
Bundan yıllar öncesinde yaptığın bir şeyi insanlara ulaştırmak için ya çok şanslı olman, ya da acaip bağlantıların olması gerekiyordu. Şimdi ise bir tıkla dünyaya ulaşabiliyorsun. Bu inanılmaz bir şey… Bunu bilmiyor muyduk, biliyorduk tabi, ama bu seviyede başına gelince tekrar hayretler içerisinde bakıveriyorsun. Videoyu yüklediğimizden bir ay içerisinde izleyici sayısı 13000'i aştı, o kadar insanı yanyana hayal ettiğinde inanılmaz bir kalabalık yapıyor! O kadar izleyiciyle tek tek konuşmuşsun gibi bir şey, hem de (elbette bu durumda çoğunluğu Türkiye'den, ama yine de) bütün dünyadan bir sürü kişi!
O kadar alıştık ki bu ulaşım ağlarının hayatımızın her evresinde bizimle olmasına, bazen potansiyelini oturup bilinçli olarak düşünmüyoruz bile. Resmen kendine ait bir hayatı oluyor bilginin de artık, bir yerden çıkıyor, bambaşka yerlere, bambaşka insanlara, bambaşka şekillerde ulaşıyor…
Tabi her şey artık bu kadar kolay erişilebilir ve bu kadar kolay paylaşılabilir olduğu için bir yandan da dijital çöpler de bir o kadar artıyor, ama lisede bir hocamızın söylediği gibi 'Her çöplükte mutlaka cevherler bulunuyor...'
2. SAMİMİYET HER ZAMAN PRİM YAPAR!
Büyük prodüksiyonlar, iddialı yapımlar filan genellikle hep beklenti yaratır ve büyük risktir… Kumar gibidir, tutarsa büyük tutar, tutmazsa bir o kadar büyük batar. Bazı şeylerin piyasaya büyük girmesi kaçınılmaz elbette, ancak diğer taraftan, bu işlerin yine yukarıda bahsettğim gibi artık 'sokaktaki insan'ın ulaşabileceği bir hale gelmiş olması (yalnızca paylaşım değil aynı zamanda ekipman ve kayıt olanakları, videolar, şunlar bunların ucuzlaması) ile, daha mütevazı imkanlarla yaratılıp ortaya koyulan iyi bir fikir, büyük paralar harcanarak çıkan kötü bir fikirden çok daha fazla prim yapabiliyor. Şu son dönemde internetteki bir videosundan patlayan kişi sayısına bakılırsa çok da yanılmadığımı göreceksiniz. Tabi her patlayanın ardından çıkan yüzlerce taklidi, ya da belki ben de patlarım hevesiyle ortaya çıkan özensiz işler de bini bir para, ama normalde başka hiçbir yerden bulamayacağımız inanılmaz yetenek ve güzelliklere bu yolla çok rahat ulaşabiliyoruz…
Bunun yanısıra, insanlar iletişim kurup kendilerini yerine koyabilecekleri hikayeleri seviyorlar; ufak bir yerden çıkan ufak bir hikaye, çoğu zaman bir peri masalına göre çok daha gerçekçi ve dolayısıyla daha kolay kabul gören bir şey olarak ortaya çıkabiliyor. Yani samimi ve kişisel 'underground' artık uzak ve kitlesel 'mainstream' tavıra karşı çok büyük avantajlar elde edebiliyor…
3. MÜZİSYENLER İÇİN MÜZİK!
Herkesin dinleyebileceği kadar basit ama müzisyenlerin de keyif alabileceği kadar detaylara dikkat eden bir müzik anlayışı güzel tepkileri topluyor… Kendime örnek aldığım çoğu müzisyende de dikkat ettiğimde bunu görüyorum. Özellikle zor ve anlaşılmaz olmak için uğraşmak yerine basit ezgi ve düşünceler üzerine gidip öte yandan acaip bir detay işçiliği ve ciddiyet ile; ancak dikkatli dinleyicinin farkedebileceği, varlığı farkedilmeyip de yokluğu hissedilebilecek nüanslar katarak müzik yapan kişileri beğeniyorum. Burada da benzer bir anlayış gütmeye çalışınca insan meyvesini başka müzisyenlerden gelen olumlu yorumlarla alıyor ve çok mutlu oluyor tabi.
4. KENDİNİ DEĞİL İŞİNİ CİDDİYE ALMAK
Bunu A.B.D.'de master yaparken tanıştığım Türk-Alman bir arkadaşım söylemişti; aslında fotoğrafçılar için söylemişti ama müzisyenler için de en az aynı oranda geçerli bir şey: Bir insanın kendini değil işini ciddiye alması, yani egosunu şişirmek yerine enerjisini yaptığı işe vermesi iyi bir sonuç için mutlaka gerekli bir şey. Bir sürü boş işin peşinde böbürlenip kendini pahalıya satan ne kadar çok insan var… Malesef birçok zaman da ilk görünüşte bu kişiler çok daha fazla şey başarmış gibi göze çarpıyor, ancak dikkatli bakıldığında mutlaka bir yerden bir patlak veriyor. Profesyonel bir tavırla bilinçli olarak yürütülen amatör bir ruh bence her zaman uzun vadede daha iyi sonuçlar verir...
5. LOKAL GRUPLARIN DESTEKLENMESİ / DİNLEYİCİNİN FARKLILAŞMASI
Herhalde İstanbul'da durumlar farklıdır ancak Türkiye'de diğer her tarafta bara gidip aynı şarkıları dinlemekten çok sıkıldım. Yurt dışında lokal gruplar mekanlarda genellikle hep kendi şarkılarını çalıyorlar, zamanla izleyici kitleleri oluşuyor ve çok daha yaratıcı ve orijinal işler bu şekilde 'underground' olarak piyasaya çıkma fırsatı buluyor. Bizde malesef yıllardır 'Psycho Killer' ile yatıp kalktığımız (ona bile şükreder olduk ya…), formül bir müzik anlayışı hakim; müzik kadar ses düzeni de 'ne kadar açarsak o kadar iyi, varsın kulaklarında patlasın' mantığıyla her bardan çıktığımızda iki gün kulaklar çınlıyor… Orijinalliğe ve kendi müziğine önem verilmeyince, müzisyenler de yaratıcı işler çıkarmak yerine yıllarca aynı parçalar üzerine tabiri caizse 'kebaba yatıyorlar' ve dinleyici ile müzisyen arasında garip bir kısır döngü başlıyor. Bunun kırılabildiği, daha güzel işlerin çıkabileceği, farklı mekanlar olması bu döngüyü kırmanın tek yolu gibi…
-----
Her neyse bu kadar gevezelik sonucunda gazı alıp kayıtlara hız verdik, inşallah sonbaharda albümü çıkaracağız… Ondan sonra bir daha ahkam keserim artık şudur budur diye :)))
Bir süredir yokum çünkü Rode Rocks yarışmasında ilk 10'a kaldık, dolayısıyla çılgınca halkla ilişkiler modunda takılıyorduk... Şaka maka bir sürü haber, günlerce inatla facebook/twitter şudur budur derken geldik ilk 3'e yerleştik. Kaldı 1,5 gün, ne olacağını göreceğiz tabi, sonra da tekrar normal hayat seyrimizde döneceğiz ve ne zamandır yazmaya niyetlenip kafamı toparlayamadığım birkaç şeyi buraya yazabileceğim... Hadi bakalım :)
Geçen gün
süpermarket alışverişimi yaparken şöyle bir etrafıma bakındım ve ne kadar çok
paketle ve plastik malzemeyle çevrili olduğumuza tekrar şaşırdım. İki tane salatalık hoppp bir pakete... O paket bir torbaya, o torba başka bir torbaya... Elimde (yine
plastikten) telefon, yandaki şu resmi çektim, bu yazıyı yazmak için. Eskiden
pazara elinde çanta ile gidip bir kilo patlıcan iki kilo domates alınan, sütü
sütçünün eve getirdiği, hijyenik gıda takıntılarının yerinde tazelik ve tat
öncelikli olan bir döneme, yani aslında benim pek de yaşamadığım ya da
hatırlamadığım bir döneme dair garip bir nostalji oluştu içimde.
Gıdaların son
kullanma tarihlerine, paketinin açılmamış olmasına, hatta ve hatta alışverişi
yaparken kullandığım tekerlekli (ve her seferinde bir tekerleği bozuk olanı
bana denk gelen) arabanın temizliğine bile dikkat ediyorum ben de; ama öte
yandan eve döndüğümde torbaların içinden başka torbaların çıkması, alt tarafı
mantar çorbası yapacağım diye bir çöp dolusu strafor, poşet, streç film, kağıt
vb. materyalden oluşan bir atık dağı oluşturmak içimi acıtıyor.
Bu hissiyat
içerisinde, eve dönüp biraz plastik ve geri dönüşüm ile ilgili bakındım yine.
İnsanın inanası gelmeyen, çok acayip şeyler var. Örneğin yalnızca A.B.D.’de,
bir saat içerisinde 2,5 milyon tane plastik şişe çöpe atılıyormuş. Yaratacağı
çöplüğün boyutlarını düşündüğünüzde insan su içtiği şişeyi geri dönüşüme
göndermek istemiyor mu? Dünyada tüm plastik şişelerin yalnızca %27si geri
dönüştürülüyorken geri kalanı toprağımızı ya da denizleri kirletiyor. Şimdiden
test edilen balıkların %10u gibi ürkütücü bir bölümünde vücut yapıtaşlarında
plastik tabanlı kalıntılar bulunmaya başlamış bile. Okyanusta ya da karada
şişelerin kendisinin katlettiği hayvanları saymıyorum bile.
Araştırmalara
göre tek bir plastik şişenin yeni üretilmesi gerine geri dönüşümde
değerlendirilmesi ile 60 Wattlık bir ampulün 6 saatte harcadığı kadar enerji
tasarruf edilebiliyor. Yalnızca A.B.D.’de saat başına atılan şişe sayısı ile
bunu çarptığınızda boşa ne kadar çok enerji harcadığımızı görmek sizi de
korkutmuyor mu?
Petrokimya
ürünleri yalnızca bire bir şişeydi kutuydu gibi şeylerin dışında insanın
düşünmeyeceği bir sürü yerde karşısına çıkıyor. Her gün toprak yüzüne çıkarılan
80 milyon varil petrolün %84’ü rafine edilip benzine dönüştürülürken (ki bu
konuda bile alternatif kaynaklar açısından sonsuz olanak var, ama araştırmak
yatırım yapmak kimsenin işine gelmiyor tabi) kalan kısmı hayatımızın her
aşamasında karşımıza çıkan binlerce objenin bir parçası oluyor. Örneğin tırnak
cilasını sildiğimiz asetondan, esnek kumaşların esnemesini sağlayan
polimerlere; bebek aspirini (daha önceleri kullanılan salicin’e alternatif
olarak sentetik olarak üretilen phenol maddesinde), teflon tava, donmuş gıda
paketlerinden sakıza kadar her yerde petrol var. Hatta sakız özellikle tehlikeli,
bazı tiplerindeki sentetik maddeler o kadar kuvvetli ki katiyen doğada yok
olmuyor, bu yüzden örneğin Singapur’da sakız tamamen yasak.
Geri dönüşüm
artık firmaların göstermelik bir prestij kaynağı olmaktan çıkıp uygulanan bir
politikaya dönüşmeli. Evde biriktirdiğim plastik, kağıt ve metal atıkları
değerlendirmek için arabaya atlayıp (yine benzin yakarak) kilometrelerce yol
gitmem ve içi patates kabuğundan yumurtaya kadar her şeyle dolu, tamamen
işlevsiz bir geri dönüşüm kumbarasıyla karşılaşmam gerekmesin! Bu duyarlılık
erken yaştan, eğitimle verilsin ve yayılsın... Tabi tüm bunların öncesinde, daha dün akşam
gördüğüm, arabasında dondurma yerken kağıdını alıp pencereden dışarı hiç
düşünmeden atan insan dışı (hayvan demek istemiyorum, zira hiçbir hayvan böyle
bir şeyi yapmaz) yaratıkların çok daha temel bir eğitim alması gerekiyor.
Oooff, of... Bir
şeylerin artık doğru gitmeye başlaması için o kadar çok şey var ki düzelmesi
gereken!
Rode mikrofonlarının yaptığı uluslararası bir yarışma için bir şarkımıza video çektik. Konu olarak 2 dakikayı geçen kendi şarkınıza Rode mikrofonları kullanarak ve kendiniz de içinde olacak şekilde bir video çekin diye verilmişti, biz de böyle yorumladık konuyu, eğlendik...
Youtube'da linki var, izlemek isteyene... Blogumu okuyan kişi sayısı şimdilik iki buçuk filan tabi ama bulunsun burada da :) Grubun adı da Mavi Maymun, ya da Blue Monkey; facebook sayfası da: www.facebook.com/MaviMaymun. Reklamın iyisi kötüsü olmaz. Olur mu? Olmaz olmaz...
Geçenlerde Bodrum taraflarına gidelim dedik. Çoktandır gitmemiştik, ne nerededir, nerede kalınır, nerenin denizi güzel filan gibi fikirler tamamen silinmiş kafamdan, arkadaşlar Gümbet'e yakın bir yerde diye hadi Gümbet'te kalalım diye karar verdik. Otel konusunda genellikle çok yüksek beklentilerimiz yoktur, temiz olsun, beyaz çarşaf ve düzgün bir tuvaleti / duşu olsun yeter. Booking.com'da otelleri inceleyip gecesi 4000 TL'lerde birkaç tane otele dumur olarak eledikten sonra normal insan bütçesi kararında bir otel bulduk. Öğleden sonra çıkarız diye düşünürken tabi ki yine oyalana oyalana akşam 7 gibi çıktık yola, gece 10 civarları vardık otele… Daha yeni aldıkları belli olan bir genç çocuk, şu var bu var, kahvaltı şu saat yemek bu saat diye anlattı, sonra da anahtarı verip bir de "anahtarı kaybederseniz 30 euro alıyoruz" diye kağıt imzalattıktan sonra (bunu da ilk defa gördüm yani) odayı gösterdiler, gittik yerleştik. Akşam yemeği sözde dahildi, tabi otelde daha sezon doğru düzgün açılmadığı ve hepi topu 10 kişi filan kaldığı için aşçıbaşı erken çıkmış, saat 10'da 'size bir tane ordövr tabağı ayırdık' diye lütfettiler, valla dedim ben bununla doymam şu anda, sonra çıkıp bir şeyler yiyelim.
Parantez açmak istiyorum bu arada, tatil yerlerindeki otel restoranlarında kahvaltıları sabahın 7'sinde başlatıp 9 buçuk - 10 gibi bitirmek biraz yanlış gibi sanki, tam diyorsun uyuyacağım, haydaa kahvaltıyı kaçırdık durumu oluyor.
Her neyse, akabinde çıkıp bir şeyler yemeğe gidelim dedik, toparlandık, Gümbet'te park edip atıştırabilecek bir yer arayışına girdik. Görmeyeli Gümbet animasyon çılgınlığına bürünmüş! Çok acaipti ortam, yan yana dip dibe bir sürü mekan, her birinde ayrı bir çıstakçıstak müzik, yine her birinde bir tane yağız yurdum delikanlısı, güneşten kapkara olmuş, hepsinde forma gibi dar ve yırtık kot ile ya siyah ya beyaz dar atlet, almışlar turistleri arkalarına, ellerini çırpıp sağa sola saçma sapan hareketler yapıyorlar, turistler de bunların ardından taklit ediyor filan; böyle garip bir eğlenme biçimi yerleşmiş. Pembe suratlı turist kızların bu tiplere dibi düşüyor, yaşı daha geçkin turist kadın ve erkekler kendilerinden geçmiş şekilde sağa sola ellerini çırpıyor filan. Bir yandan garip bir Hint müzik videosunu andırıyor, ama tam da değil… Turist / turizm zaten başlı başına komik bir konsept, ama o başka bir zamana tabi… Her neyse.
Bu arada tüm restoranlar 'her yola geliriz' restoranı: 'English-Turkish-Chinese-Italian-Mexican-Indian Restaurant' yani bu hafta turistler hangi ülkeden olacak belli değil, biz hepsini yazalım, içine makarna koyarsak italyan, soya sosu koyarsak çin yemeği deriz kıvamı… Tabi gecenin bu saatinde çok da fazla seçici olmamak gerekiyor herhalde diye, animasyonlardan açık kalan ağzıma sinek kaçmadan arabayı önünde parkedip yemek yiyebileceğimiz daha sakince bir yer bulduk sonra. Neymiş efendim, et restoranı. Tamam, olur, et olsun. Menüye baktık, 'T-bone steak, salata, sarmısaklı ekmek bir arada' (adı da 'great deal'); paylaşır mıyız, paylaşırız tamam hadi ondan getirin…
Gece yeteri kadar sürreel görünmüyormuş gibi, yemeği beklerken yandan süslü develer filan geçti, Gümbet göçebe yeri, barlar da çadırdan ya… Ondan sonra tabi elalem 'siz develere biniyor musunuz' diye soruyor Türk'üm dediğinde, turistik resimlerden ne gördüyse o! Her neyse, develerin popoları da uzaklaştıktan sonra çok şükür yemek geldi, çatalı bıçağı kaptık, yumulmaya niyetlenmişken ilk lokmayı ağıza bir attık, bildiğin araba lastiği. Yani hiç araba lastiği çiğnemişliğim yok da, eminim böyle bir şeydir… Çok alışkanlığımız değildir şikayet edip garsona yemeğimize tükürmesi için sebebiyet vermek, ama birkaç deneme daha yapıp katiyen yemeği yutamayınca çağırdık arkadaşı, 'afedersiniz ama bunun yenilebilen bir versiyonu var mı' dedik. Önce 'siz daha önce bundan yemiş miydiniz, bu böyle olur, olayı budur' diye savundu, sonra 'hangi tarafı böyle, etin bir tarafı öyle olur' diye denedi, akabinde "arkadaşım yemeğin tadını filan geçtim, en önemli özelliği yenilebilir olması değil midir, gel bir parça sen tat bak burasına dokunmadım, yiyebilir yutabilirsen hayhay." dedik. Aldı bir parça, 'ben bir şefimle konuşayım' dedi gitti (giderken hala çiğniyor). 3 dakika sonra geri geldi; "şefim dedi ki bu özel bir etmiş, buralarda zaten bizim gibi iyi et yapan yer yok, en iyi lokanta biziz, kullanılan malzemeler bile en iyi kalite, hatta bir malzeme varmış eti yumuşatmak için, onu kullanmıyoruz karaciğere zararlı diye…" filan diye anlatırken 'Kardeşim sen yutabildin mi onu bir söyle' dedik, tabi yutamamış tükürmüş arkadaş, biz de noktayı koyduk, tamam dedik sen en iyisi hesap getir bize, ekmek mekmek karın doydu bir şekilde nasıl olsa, gidelim yatalım…
Odaya vardık, kapının ardına emniyet zinciri koymuşlar, onu da kapatalım diye attık elimizi, hopppp yarıda kalıveriyor. Yan taraftaki barların sesleriyle beraber gülerek uyuduk…
Ertesi sabah saat 9 buçukta otelin yanındaki beach club'dan, ne kadar güzel Fransızca konuştuğunu kanıtlamaya çalışan bir arkadaşın 'mesdames et monsieurs, nous sommes votre équipe d'animation…' (bayanlar baylar, biz animasyon grubunuz bilmemkim…) diye başlayan mikrofon bağırışları ile kalktık. Demek ki Gümbet animasyon çılgınlığı yalnızca barlara değil, plajlara da yayılmış; gelenler kendi kendilerine eğlenmeyi bilmiyorlar, inatla anime edilmeleri gerekiyor…
Zaten uzadı uzayacağı kadar, daha fazla uzatmayayım, şöyle oldu böyle oldu… Keyifler iyi olduğu sürece bütün bunlara gülüp geçiyorsun, sonunda eğlenceli şeyler kalıyor insanın aklında hep de… En sonunda gitmeden önce bir yerlerde oturduk kahvaltı ettik, kahvaltıyı getiren adam 'buralar hep patates tarlasıydı' edebiyatı yaptıktan sonra 'gerçekten çok değişti, artık ingilizce dedikleri gibi gümbet veri bed' dedi. Bana da daha fazla anlatmak düşmez...
Bazı insanlar birileri düştüğü zaman kendilerini tutamaz da güler ya, ben de helyum gazının ses inceltmesi durumuna oldum olası gülmekten çatlamışımdır. Bugün bir ara televizyonda Big Bang Theory'nin eski bölümlerinden birini veriyorlardı, Sheldon'ın odasına helyum gazı sıkıldığı zamanki sesi vardı, yine karnıma ağrılar girdi gülmekten!!!
Bir türlü deneyemedim şunu ben de... Bir defasında bir parti için uçan balonlar salmak istedik tavana bir sürü, internetten helyum tüpü araştırdık bir tane (gidip baloncunun biriyle uğraşmayalım diye, zira helyum yerine başka bir şeyler koyuyorlarmış bazen) orayı ara burayı ara bir türlü bize bir tüp satacak birini bulamadık. En son birini aradık adam 'Ülke çapındaki helyum sıkıntısı yüzünden şu anda size helyum sağlayamıyoruz' diyince telefondaki dumur yüz ifadem ile iyi madem dedik, uçan balon da olmayıversin... Tabi bu durumda balonları şişirirken civciv gibi konuşma hayallerimiz de suya düştü.
Ne olursa olsun, mutlaka yapılacaklar listemde! Kimileri ölmeden önce ne yapılacak listesine Everest'e tırmanmayı yazar, ben helyum istemişim çok mu :)
Bir çikolata markasını internette satan bir yer var mı diye bakarken yine bir Google reklamı çıktı karşıma, yazmadan edemedim. Gören de ben arayıp buluyorum zannedecek böyle şeyleri ama inanın bir şey yapmıyorum, dönüp dolaşıp bunlar beni buluyor! Sonuçta Alman çikolatasıyla cinlerin büyülerin ne alakası var yani…
Tabi dayanamayıp tıklıyorum böyle şeylere ben, dağıtılan broşürleri, anlatılan hikayeleri dikkatle dinliyorum; içlerinden mutlaka bir öykü malzemesi, bir şeyler çıkar diye. Referans vermeden çaldı demesinler diye al aşağıda aynen koyuyorum reklamını da...
İşte siteden alıntılar, vallahi hepsi birebir alıntı, kendimden bir şey katmadım, yorumları kendiniz yapın:
Benim gözlem ve araştırmalarıma göre; cinlerin yeme ve içmeleri koklamaktan ibarettir.
Erkek cinin insan kadınla, kadın cinin insan erkekle cinsel ilişki kurması en çok karşılaşılan olaylardandır (…) Cin beyindeki seks merkezini etkiler ve kadını her ilişkide rahatça orgazma ulaştırır (…) Belli bir süre sonra da, sanki çocukları olmuş gibi birkaç çocuk cin görüntüsü verir ve kadını inandırır (…)
Büyülü bir kişi (…) aşağıdaki belirtilerden en az 4-5 tanesini yaşar:
(seçip seçip yazıyorum, çok var)
- Rüyada aşırı uzun veya kısa boylu kimseler görmek
- Nedeni olmadığı halde işine gitmeme isteğinin oluşması
- Cinlerle cinsel ilişkiye girmek
- Tuvalette uzun kalma isteği
- Başını sabunladığında birisi gözetliyormuş hissinin oluşması
- Genç kızlarda evlenmeme isteğinin oluşması
- Taşıt araçlarına binememe
(daha neler var tabi; bir okuyunca herkeste büyü var diyor insan…)
Benim yakın akrabam üniversitede öğrenci olan bir kızın ,anne ve babası,kızlarının davranışının çok değiştiğini,söz dinlemediğini,toplumda yadırganacak şekilde giyinmeye başladığını,derslerine karşı ilgisinin azaldığını söyleyip ,yardım istediler.Fakat kız bir türlü benimle karşılaşmak istemiyordu.Zorla yanıma getirdiler.Hep kaçmak istiyordu.Nihayet kızı karşıma aldım ve kız şunları anlattı.Oyun olsun diye üç kız arkadaş ,ruh çağırma yapmışlar.O günden sonra içinde konuşmaların başladığını,hep olumsuz fikirlerin telkin edildiğini,iradesine hakim olamadığını söyledi.Kısaca,ruhsal olarak bunalıma girdiğini ,zorlada olsa söyledi.Üzerine biraz Kur'an okudum cin başladı konuşmaya.Bedende beş kişi olup,üçünün ateist,ikisinin Hıristiyan olduğunu ,bu kızın çağırdığını onun üzerine geldiklerini,olumsuz davranışları kendilerinin yaptırdıklarını ve vücuttan çıkmayacaklarını söyledi.Bunun üzerine çıkmak isteyen var mı? Diye sordum.Tekrar çıkmayacaklarını beyan ettiler.Okuma yoluyla ,Allah'ın izniyle hepsini yaktım(öldürdüm).Kızın anında yüzünün rengi geldi ve kendini yeniden doğmuş gibi hissettiğini söyledi ve kız şu anda çok iyi.
Dolayısıyla 'bu gece olmaz tatlım başım ağrıyor' yerine 'bu gece olmaz tatlım büyü yaptılar' diyebilir, iktidarsızlık durumlarında 'bağlama büyüsü yaptılar' diye hacı hocaya gidilebilir... Her daralıp kabus gördüğünde cin girdi diye işin içinden çıkılabilir ve tecavüzü dahi cinler ile makul gösterebiliriz. Vallaha süpermiş...
FRP oyuncularının içleri sızlasın, sizinkiler de büyü mü canım... Bilmemkaçıncı edition kitaplardan bakacağınıza buyrun Haktan Hoca'ya sorun anlatsın, hepinizden daha yaratıcı!