20 Kasım 2013 Çarşamba

Çok uzun zaman olmuş yazmayalı...

Rastgele şeyler yazıyor olmanın yanısıra, tamamen rastgele zamanlarda yazıyor olduğum da aşikar: En son taa Ağustos'ta bir şeyler yazmışım. O zamandan beri söyleyecek bir şey bulamadığımdan değil elbette, benim kadar geveze bir insanda sözcükler tükenmek bilmiyor bilmesine; ama söyleyecek olduklarımı toparlayıp mantıklı bütünler haline getirecek zamanı denkleştiremedim bir türlü.

Ta ki bir arkadaşım "Blogumda Pazarları konuk yazar ağırlıyorum, sen de yazsana bir şeyler" diyene kadar. Aha dedim tam fırsatı, al eline kalemi (evet çoğu zaman hala önce kalemle notlar alıyorum yazmadan, ama bu kez "kalem" sembolikti, on parmak klavye kullanıyoruz, doğrudan tıkıdıtıkıdı bilgisayarda yazdım) bir şeyler yazdım. Okumak isteyen şuradan ulaşabilir (aynı zamanda blogunu da itinayla takip etmenizi tavsiye ederim kendisinin):

http://parisedokunmak.blogspot.com/2013/11/meslek-secerken.html

Gaz o gaz, başladım biraz biraz başka şeyler de yazmaya... Bakarsınız bu kez 3 ay geçmeden yazabilirim bir şeyler daha.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Albatros'tan al haberi...

Geçtiğimiz ay içerisinde TSE'nin düzenlediği bir ISO 9001 İç Tetkikçi Eğitimi'ne katıldım. Konuya yabancı olanlar için: İç Tetkikçi denilen şey, kısaca, ISO 9001 kalite yönetim standartlarının bir firmada işleyip işlemediğini yılda bir ya da birkaç kez kendi içinde denetlemesine ve her şeyin yolunda olduğunu teyit etmesine yarayan bir şey.

Her neyse, bu tip eğitimler kimi zaman ölümüne sıkıcı olabilmekle birlikte, eğer eğitimci iyiyse çok keyifli geçebiliyor ve insanın birçok ilginç hikaye dinleme şansı oluyor. Kimi zaman ilginç egzersizler de yaptırdıkları oluyor, bunlardan bir tanesini çıktı olarak da vermişlerdi, geçen gün başka bir şey ararken elime geçti, paylaşmak istedim. Eğitimci arkadaşlara faydası olabilir.

Konu şu: Bir hikaye var (aşağıda yazıyorum), sonra da birtakım önermeler var. Bu önermelerden hangisinin doğru, hangisinin yanlış, hangisinin ise doğru ya da yanlış olduğunu anlamak için metin içerisinde yeterli bilgi bulunmadığına kanaat getirmek gerekiyor. En önemli kural ise, değerlendirmeyi yaparken tamamen nesnel davranmak; yani sadece ve sadece metinde yazan bilgileri kullanmak ve hiçbir şekilde öznel bir çıkarımda bulunmamak. Cevapları da aşağıda, ama kopya çekmek yok :) Hadi bakalım.

HİKAYE:

Tanınmış bir üniversiteden bir bilim adamı, keşif amacıyla bir gemiyi yola çıkarmıştı. Kocaman beyaz bir kuş görüldüğünde bilim adamı onu vurmak için izin istedi. Dediğine göre, beyaz albatroslar genellikle Avustralya kıyıları açıklarında görülürlermiş ve bu kuşu da Üniversite Müzesi'nde sergilemek için istiyormuş.

Tayfa ise bilim adamına eski bir denizci inancını hatırlatarak, beyaz albatros öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini söyleyip buna karşı çıktılar.

Bütün bunlara rağmen, kaptan izin verdi ve kuş öldürüldü. Kuşun vurulmasından sonra şu aksilikler oldu:

     * Ağların ipleri üç defa koptu.
     * Ağlar dibe takıldı ve lime lime oldu.
     * Ana vincin şaftı koptu ve 1700 metrelik ipi çekip toparlamak tayfanın 5 saatini aldı.
     * Bilim adamının yardımcısı Deniz Aral, merdivenden düştü ve kaburgası kırıldı.
     * Bilim adamını hayatında ilk defa deniz tuttu.
     * Dişli kırılınca gemi karaya doğru kilitlendi.
     * Aşçı işi bıraktı.

ÖNERMELER:
(Doğru, Yanlış ya da Bilinmiyor olarak seçilecek)

1. Bilim adamını daha önce hiç deniz tutmamış. ( D / Y / ? )
2. Bilim adamının albatrosu vurmasıyla birlikte sorunlar başlamış. ( D / Y / ? )
3. Bilim adamı bir üniversiteden ya da fakülteden değilmiş. ( D / Y / ? )
4. Bilim adamı kuşu vurmak için kaptandan izin istemiş. ( D / Y / ? )
5. Gemi bilim adamı tarafından yola çıkarılmış. ( D / Y / ? )
6. Ağlar denizin dibindeki kayalara takılmış. ( D / Y / ? )
7. Beyaz albatros Avusturya yakınlarında görülürmüş. ( D / Y / ? )
8. Albatros geminin etrafında uçarken görülünce, bilim adamı onu vurmak için izin istemiş. ( D / Y / ? )
9. Ağlar pek hasar görmemiş. ( D / Y / ? )
10. Albatros vurulduktan sonra sorunlar çıkmış. ( D / Y / ? )
11. Dişli kırıldıktan sonra motorlu gemiyi idare etmek zorlaşmış. ( D / Y / ? )
12. Kuşu vurma izni kaptan tarafından verilmiş. ( D / Y / ? )
13. Gemiciler, bilim adamının eski denizci inancına aykırı davranmasından pek rahatsız olmamışlar. ( D / Y / ? )
14. Bilim adamı albatrosu vurmak için tayfadan izin istememiş. ( D / Y / ? )
15. Kırık dişli, geminin karaya oturmasının nedeni değilmiş. ( D / Y / ? )
16. Tayfa, kuşun öldürülmesine karşı çıkmış. ( D / Y / ? )
17. Bilim adamına beyaz albatrosun öldürülmesiyle ilgili eski denizci inancı hatırlatılmış. ( D / Y / ? )
18. Doğa bilimcisi müzeye götürmek istediği kuşu izin istemeden öldürmüş. ( D / Y / ? )
19. Merdivenden düşen adam Deniz Aral'mış. ( D / Y / ? )
20. İpler dolaştığı için 1700 metreyi tayfa 5 saatte ancak toplayabilmiş. ( D / Y / ? )

-------------------------------------

DOĞRU CEVAPLARI:
( Spoiler! :P )

1. Doğru ("Bilim adamını hayatında ilk defa deniz tuttu.")
2. Bilinmiyor ( Metinde yalnızca "kuşun vurulmasından sonra" ibaresi var, vurulanın albatros olduğu teyit edilmemiş, ayrıca neden-sonuç ilişkisi ile değerlendirmek mümkün değil )
3. Yanlış ( "Tanınmış bir üniversiteden bir bilim adamı" )
4. Bilinmiyor ( İzin istediği yazıyor, ancak kimden izin istediği belirtilmemiş )
5. Doğru ( "bilim adamı, keşif amacıyla bir gemiyi yola çıkarmıştı." )
6. Bilinmiyor ( Ağlar dibe takıldı diyor, ama kaya olduğu belirtilmemiş, batık bir gemi ya da herhangi başka bir şeye de takılmış olabilir)
7. Yanlış ( Avustralya diyor, Avusturya değil )
8. Bilinmiyor ( Kocaman beyaz bir kuş gördüğü, ve Albatros'ların genellikle o civarda uçtuğunu söylüyor, ancak uçan kuşun albatros olduğu konusunda kesin bir bilgi yok )
9. Yanlış ( Lime lime oldu diyor )
10. Bilinmiyor ( Yine 2. soru gibi, albatros olduğundan emin olmadığımız için kesin cevaplayamayız )
11. Bilinmiyor ( Geminin motorlu olduğuna dair hiçbir bilgi verilmemiş )
12. Doğru ( "kaptan izin verdi ve kuş öldürüldü" )
13. Yanlış ( İkinci paragrafta net olarak belirtmiş )
14. Bilinmiyor ( Ne albatros olduğu, ne de kimden izin istendiği konusunda kesin bir bilgi yok )
15. Bilinmiyor ( "Karaya doğru kilitlendi" demiş, karaya oturduğuna dair bir bilgi yok )
16. Doğru ( İkinci paragrafta net olarak söylenmiş )
17. Doğru ( İkinci paragrafta net olarak söylenmiş )
18. Bilinmiyor ( "Bilim Adamı" ibaresi kullanılmış, doğa bilimcisi olduğuna dair bir bilgi yok )
19. Bilinmiyor ( Deniz Aral'ın erkek ya da kadın olduğu ile ilgili bir bilgi verilmemiş )
20. Bilinmiyor ( İplerin toplanmasının 5 saat sürdüğü söylenmiş, ama bunun sebebi belirtilmemiş, dolayısıyla "ipler dolaştığı için" olduğu bilinemez. )

YAAAANİİİİİİİİ...

Küçücük bir egzersizden bile görüldüğü üzere (ki ben çok iddialıydım böyle şeylerde süper yaparım, çok objektifimdir filan diye, hatırı sayılır bir kısmına sazan gibi atlamışım) aslında ne kadar çok şeyi kendi algı sistemimiz çerçevesinde fazladan anlamlar ve yorumlar katarak anlıyor ve anlatıyoruz... Çoğu zaman kaçınılmaz, hatta kimi zaman gerekli dahi olabilen bir durum olmakla birlikte, kişinin okuduğu / gördüğü / duyduğu her şeyi tekrar tekrar sorgulaması gerektiğini anımsatıyor insana. Tarihi, gazete haberlerini filan geçtim, "bilimsel" makalelerin bile neredeyse hepsinde böyle atlamalar olduğu; hatta daha da ileri gideyim, şu konu yerine bu konunun araştırılmaya / yazılmaya değer bulunması kararının ta kendisinde bile böyle bir öznelliğin bulunması kaçınılmaz.

Kaçamıyor da olsak, en azından bunun bilincinde olmakta her zaman fayda var.



28 Haziran 2013 Cuma

Kızımdan Öğrenecek Çok Şeyim Var...

İnsan çocuğu olduktan sonra bazı şeylere farklı bir gözle bakmaya başlıyor… Özellikle beslenmek, uyumak ve kaka yapmak döngüsünden çıkıp da biraz gelişmeye (ele gelmeye) başladıkları, ancak daha karşınıza alıp muhabbet etmeye başlayacak kıvama gelmedikleri o dönemde, aslında dikkat edildiğinde hayata dair çok önemli mesajlar veriyorlar.

Hiçbir çocuk ayrımcı doğmuyor örneğin. Hiçbir çocuk doğuştan cinsiyetçi, ırkçı, homofobik, türcü, faşist, ya da yobaz değil. Karşısındaki herhangi bir şeye (canlı ya da cansız) baktığında o şeyi "tanımlayıcı" bağıntılarını görmüyor, yalnızca 'şeyi' görüyor, kimi zaman ilgisini çekiyor, kimi zaman da bakıp geçebiliyor. Dil ve dolayısıyla dilin getirdiği kültürel altyapıya daha hakim olmadığından, her yerde, her dilde, her şekilde anlaşabiliyor, ne de olsa gülmenin, ağlamanın, sinirlenmenin dili evrensel, insanlar dünyanın her yerinde aynı kasları çalıştırarak yapıyorlar bu ifadeleri.

Kızım daha bundan birkaç ay önce, bir yaşını daha yeni geçmiş haliyle, hiç tanımadığı bir ülkede bir meydanda etrafına bakınırken, uzak bir köşeden, ondan ancak birkaç ay daha büyük olabilecek bir başka kız çocuğu koşarak geldi, sarıldı ve öptü onu. İlk kez başına böyle bir şey geldiği için algılayamayıp şaşkın şaşkın baktı kızım, bir yanda hepimizin kahkahaları arasında… Aradan birkaç ay geçti, iki üç gün önce yine tanımadığı bir yerde kızım, köşede duran kendi yaşlarında bir oğlan çocuğu gördü, kendine daha önce yapılmış olduğu gibi o da teklifsizce yaklaştı, güldü, elini tuttu, kıkırdadı, sonra da öpücük atarak uzaklaştı.

Bu kadar basit aslında.

Tersi durumda bile basit.

Tersi derken: Hep öpücük gülücük değil çocukların arasında geçen, kimi zaman birbirinin oyuncağını çekiştirip zorla almak, aaa bu da neymiş diye gözüne parmağını sokmak, durup dururken çat diye tokat patlatmak da yapılmayan şeyler mi? Tabi ki değil… Ama hiçbir çocuk bu davranıştan dolayı kin tutmaz, olduğundan büyük bir boyuta taşımaz, farklı anlamlar yüklemez. O anda yapılan bir şeydir, biter, geçer gider, ve beş dakika, hadi bilemedin birkaç gün sonra aynı iki çocuğu el ele kol kola oyun oynarken bulur, eve gitme zamanı gelip birbirinden ayırman gerektiğinde salya sümük ağlamalarına şahit olursun…

Konuşmaya başladıklarında bile böyle olur, sorgular ama yargılamaz çocuklar… Farklı gördüğü bir şeyi hemen algılar, hiç çekinmeden sorar (Zaten esmer tenli kızımın güneşten iyice yandığı bir dönemde, başka bir çocuğun "Aaaa, bunun elleri niye bu kadar kara?" diye sorduğu gibi) Çünkü farklı olmak kötü bir şey değildir ki, bunu görmek, sormak, öğrenmek istemek kadar doğal bir şey de yoktur. Çocuk dediğin sorar, tekrarlar, dener, yanılır, düşer, kalkar, sınırlarını öğrenir, öğrendiği sınırları zorlar, yeni sınırlar yaratır.

Biz ise kimi zaman farkında olmayarak, kimi zaman da bazı şeyler "öyle gerektiği" ya da "doğru" olduğu için çocuğumuzu kendi değerlerimiz ve bilgilerimiz ile donatır, ona yeni sınırlar empoze ederiz. Bir yandan da deneyimleri, karşısına çıkan engeller, farklı insanlardan aldığı farklı mesajlar ve benzeri birçok şey ile beraber bu doğallık bozulur ve zaman içerisinde o da kendini gittikçe artan sıfatlarla tanımlamaya başlar. Ben şuyum, buyum, şuralıyım, şu burçtanım, şu dinden, şu millettenim, şudur budur…

Bu durum öyle ya da böyle gerçekleşmesi elbette ki kaçınılmaz bir şey, ancak bu süreç içerisinde ara ara da olsa durup bir düşünmekte fayda var:

İnsan doğası aslında bu kadar sade ve eşitlikçiyken, tüm farklılıklar yalnızca keşfedilecek yeni kıtalar olarak görülebiliyor ve korkusuzca sorup yargısızca öğrenilebiliyorken, ne oluyor da bu hale geliyoruz? Hangi noktada bozuluyor işler, neden ve nasıl ayrışıyoruz, bizler, sizler ve onlar olup ötekileşiyor, ötekileştiriyoruz? Aslında ihtiyaçlarımız temele indirgendiğinde bu kadar sağlanabilir ve yönetilebilir şeylerken, hele de paylaşabileceğimiz koskoca bir dünya varken neden kendimize alanlar yaratmaya ve daha sonra birbirimizin yaratılmış alanlarına müdahale etmeye çalışıyoruz? Başka türlü bir düzen, "çocukça" bir yaşam mümkün olamaz mı?

Böyle bir hayalin bugünden yarına tahakkuk etmeyeceği mutlak; ama çocuk yetiştirirken, geleceği gerçekleştirecek nesil üzerinde geri alınamayacak bir program uygularken, aslında bizim onlara öğreteceğimiz kadar, hatta belki de çok daha fazlasını, onların bize öğretebileceğini hatırlamak gerekli belki de…

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Dokunmatik...


Bir süre önce bir zoo-safari'ye katıldık. Yalnızca adı safari tabi, sonuçta biz de çok büyük bir beklentiyle gitmedik, Afrika'nın bağrında ciplerle çita kovalayacağımızı düşünmemiştim, ancak bu baya komik bir deneyim oldu... Arabalar bitmek bilmeyen bir sıra halinde dizilmiş, Cuma günü mesai çıkışı trafiği gibi gıdım gıdım ilerliyorlar, arada 'ne arıyorum ben burada, ya da daha önemlisi bu insanlar ne arıyor burada' der gibi birtakım hayvanlar ortalıkta dolaşıyorlar. Aslanlar kaplanlar fazla yüz göz olmuyor, keçiler, atlar filan ise 'Abi allah rızası için bir ekmek parası' misali pencerelere ağız burun sokup fıstık istiyorlar, böyle garip bir durum...

Bunun ortasında önümüzdeki arabadan bir adam aldı çat diye kocaman bir ipad çıkarıp arabaya bakan devenin suratına dayadı fotoğraf çekmek için... Yukarıdaki ipad temsili (onu photoshopla ekledim, çünkü o anda dumur olmaktan çıkarıp fotoğraf çekmeye yetişemedim) ama deveyle araba gerçek... Devenin bakışı da öyle, sanırım zihnindekini anlatıyor olsa gerek (gerçi ne bileceğim belki versen diliyle tuş kilidini açabilecek kıvama gelmiştir, kim bilir kaç tane görüyor günde)

Buradan başka bir yere gelmek istiyordum aslında. Bir şeyleri kaydedebilme yetimiz küçülüp cebimize girdiğinden beri ne kadar çok anı yaşamak yerine kayıt altına almakla uğraşıyoruz aslında... Bunu eleştirmesi gereken en son kişilerden biri benim tabi, tuvalete bile telefonla giden biri olarak dışarıya değil kendime de batırıyorum çuvaldızı, ama yine de birtakım şeylere hala anlam veremiyorum.


Örneğin bir iki sene önce bir arkadaşın evinde rastlamıştık, 4 arkadaş aynı masa etrafında 4 ayrı bilgisayar üzerinden birbirleriyle poker oynuyorlardı. "Niye kartları çıkarıp gerçekten oynamıyorsunuz ki?" diyince "Ya şimdi kim dağıtacak toplayacak bir sürü iş" düşünceleriyle karşılaştık. Bu üç beş genç ile de sınırlı değil, artık herkesin her odasında bir ekran var, televizyon değilse bilgisayar, bilgisayar değilse akıllı telefon, şudur budur... Yatakta yan yana durup birbiriyle Facebook üzerinden haberleşen çiftler, en yakın arkadaşının evlenmek üzere olduğunu twitter'dan öğrenenler, telefonlarla oyun ya da başka bir şey dolayısıyla uğraşmaktan bir arkadaş toplantısında birbirinin yüzüne bakıp konuşacak şey bulamayan, hatta aramayanlar... Bunlar o kadar alışılagelmiş görüntüler ki çoğumuz için...

Anadolu'nun dağ başı köyünün birindeki kahvede bile köyün imamı "geç kaldım biraz, chat'teydim de" diyebiliyor, daha bundan çok yıl önce bile bir tek kıçındaki donuyla köy meydanında koşturup "seni seçtim pikaçu" diye oynayan çocuklar vardı, şimdi pikaçu değil başka şeyler var ama durum aynı.

Kaçımız cep telefonunu evde unuttuğu bir gün kendini neredeyse 'çıplak' hissetmiyor gerçekten? Hangimiz arkadaşın evinin önüne kadar gelip arabadan inmeye üşendiğimiz için gidip zili çalmak yerine çaldırıp kapatmadık?

Ya da mesela eskisi kadar bir araya gelebiliyor muyuz? Her Cumartesi belli bir buluşma yerinde belli bir saatte buluştuğumuzu ve herkesin aksatmadan oraya geldiğini hatırlıyorum. Ulaşım kolaylaştığından ve "nasıl olsa haber verebiliyorum" diye gelmeme ya da geç kalma kolaylaştıktan beri kim hala alıştığı yer ve saatte haberleşmeksizin toplanmayı başarabiliyor?

Bütün dünya fışt fışt diye iki parmak hareketine sığdıkça birbirimiz için o kadar az mı çaba gösteriyoruz; bir başka deyişle teknoloji ne kadar dokunmatikleşirse insanlar birbirine o kadar daha mı az dokunuyor acaba? Siber-gerçeklik, siber-seks, siber-kültür, siber-cafe derken kafamızı kaldırıp içimizi ısıtan güneşi, birbirimizi, bedenimizi ya da dünyamızı o kadar ihmal mi ediyoruz?

15 Şubat 2013 Cuma

Kaç Para Kaç


Geçenlerde bir öğlen şöyle bir çıkıp, denize nazır, kendimi şımartma odaklı öğlen yemeklerimden birini yiyeyim dedim. Bir yandan da aldım bilgisayarı yanıma, belki ilham gelir de bir şeyler yazarım çizerim hevesiyle oturdum yemeğe, ama ne ilham ne heves, gelen giden yok, ben de oturdum arka masayı dinlemeye başladım. (Aileden gelmedir bizde; antenler çok kuvvetlidir, aynı anda 4 masayı birden takip edebilirim)

5 tane orta yaş ve üstü kadın, tayyörler giyilmiş, saçlar yapılmış filan… Belli ki böyle ara sıra bir araya gelip bir yerlerde buluşuyorlar, bir nevi sosyetik 'gün' gibi bir şey. O kısmı tamam. Ancak yemeğe oturdukları andan itibaren yaklaşık 2 cümlede bir para ile ilgili bir konu dönmeye başladı. Bankaların aldığı sabit ücretlerden girildi, telefon faturalarından çıkıldı, eve gelen temizlikçi kadının aylığından girildi, bahşiş alışkanlıklarından çıkıldı… Bir noktada 'doğumgünüm için Beymen'den kolye almış, şöyle pahalı böyle fiyakalı bir şey ama taşıyamadım, değiştirdim' gibi bir cümle yakaladım. Bir yandan ayıp tabi dinlenmez elalemin muhabbeti, bana ne yani, ama ne yapayım, insan takıldı mı da kalakalıyor.

Belki de benim önyargılarım, bilmiyorum tabi, belki de her biri kendi dünyalarında günde 20 yaşam kurtarıyor, paha biçilmez değerler yaratıyorlardır; ama görünümde biçilen pahalardan başka bir şey çıkmıyor yüzeye. Üretecek, paylaşacak, konuşacak başka bir şey kalmamış gibi...

Üstelik de o kadar absürt bir hal aldı ki bu para meselesi… Rahmetli dedem hayatı boyunca bu kredi kartı işine ısınamamış bir insandı, cebinde belli oranlarda tam ve bozuk paraları tutar, bir şey alınacağı zaman klipsli tomardan tek tek sayar öderdi. Yahu dede bu kadar para taşıma bak yanında, banka kartı, kredi kartı filan kullanabilirsin, çarşıya marşıya gidiyorsun bak neme lazım derdik, kafa sallayıp yine bildiğini yapardı (pek feylesof bir yanı vardı rahmetli dedemin, onu ayrıca bilahare anlatırım). Paranın kendisi zaten garip bir konsept (Bir Danny Boyle filmi vardı, Millions diye, çocuk bilmemne kadar para olan bir çanta buluyor ama birkaç gün içinde geçersiz olacak, bir gün dünyaları alabilecek bir çanta, ertesi gün yalnızca geri dönüşüme yarayacak kağıt parçalarına dönüşecek filan). Ona çok derinlemesine girmeyeceğim, o başka bir konu, ama ‘sanal’ ortama geçtikçe daha da; ne diyeyim; ‘sanal’laştı işte…

Banka hesabım var, bir tane elektronik alet yardımıyla (bazı bankaların çok daha karmaşık, telefona bir şifre gelecek o şifreyi başka yere yazacaksın baska bir numara gelecek, sonra dört takla beş parende ertesinde son parola çıkacak…) girip bakıyorum, ayın başında bilgisayar ekranına birtakım rakamlar ekleniyor. Daha sonra yine aynı ekran aracılığıyla otomatik olarak elektrikti suydu faturaların karşılığı tıkır tıkır eksiliyor. Bir yerde bir şey harcamışım, banka kartıyla ödemişim, tak; oradaki rakam daha aşağı iniyor. Ay sonuna kadar birtakım yükselmeler ve (genellikle de) düşmeler sonucu oradaki rakam dibine vuruyor, sonra da öbür ay başka birtakım rakamlar olarak geri geliyor… Hele hele diyelim ki birine yüklü bir tutarı havale edeceksin: Ha facebook’ta statü değiştirdin, ha birkaç bin lira para gönderdin. TIK! Tamam… Para mı bitti, kredi kartına yazdır, FIŞT, tamam…

Ne kadar kolaylaştı her şey tabi, ama ne kadar da fazla kolaylaştı aslında… Paranın temsil ettiği değer aynı, ama fiziksel olarak bağlantı azaldıkça harcama esnasında değeri olduğundan ne kadar aşağı algılanıyor, ödemeye gelinceyse birden bire değerinden ne kadar fazla bir hale geliyor…

Saflığıma verin yorumumu ama böyle düşününce dünyadaki her şeyin düzeninin birtakım saçma sapan rakamların inip çıkıyor olmasıyla belirleniyor olması aslında ne kadar gerzekçe bir şey... 

12 Şubat 2013 Salı

Kayıp Anahtar Sendromu

Sabah sabah her şeyi sırtlanmış, ceketleri giymiş, çocuğun ıvır zıvırını filan toplamış kapıda ha çıktım ha çıkacağım diye beklerken insanın başına gelebilecek en sinir bozucu şeylerden biri arabanın anahtarını bulamamak...

Şimdi diyeceksiniz atla otobüse git ne olacak, ancak bir yaşını yeni doldurmuş, hareket edebiliyor olmanın heyecanıyla bir saniye yerinde durmayan; hele bir de çığlık atmayı bu hafta öğrenmiş ve dolayısıyla harika bir marifet sanan bir bebekle, 3 vasıta değiştirerek ulaşılacak noktaya sabah trafiğinde 2 saatten uzun zamanda varmayı düşünün. Dolayısıyla anahtarı bulamamış olmaya siniri bozuluyor insanın, haliyle.

Bir şeyi kaybettiğinde en sevdiğim sorudur, "En son nerede bırakmıştın?" Ancak olası her yerin altını üstüne getirip kendini buzluktaki kıymanın arkasında araba anahtarı ararken bulunca, insan düşünmeksizin kendine bile sorabiliyor bu saçma soruyu... Gerçekten en son nerede bırakmıştım yahu? Telefon gibi çaldıramıyorsun ki mereti...

Kendi çapında bir Kübler-Ross modeli ile üzüntünün beş aşaması geçiriyorsun: Önce inkar geliyor (Ama valla daha dün kilitledim kendi ellerimle, kaybolmuş olamaz, nasıl olur ki?), daha sonra bir öfke akımı geliyor (Kahretsin işte, hep böyleyim ben, niye gidip şu yerine koymadım, niye koyduğum yerden emin olmuyorum neden neden nedennn!) Sonra tabi pazarlık aşaması (Bir bulsam vallahi bundan sonra hiç kaybetmeyeceğim, her sabah liste yapacağım, yeminle vallah billah), ardından depresyon (Tamam artık, hiçbir anlamı kalmadı aramanın, hiçbir şey aramanın yararı yok, zaten her şeyi kaybediyorum ben) ve son olarak da kabullenme (Peki, ne yapalım, madem anahtar yok, gitmiyorum o zaman işe ben de...)

Sonuçta bulamadık tabi, kaldık evde, zoraki tatil... Üzerine aynı gün parmağımı kestim, dolabı açayım derken çat diye kafama çarptırdım, pirincin suyunu fazla kaçırıp lapaya çevirdim, acaip bir migren tuttu, ve sonunda dedim tamam, ben aldım işaretimi, bugünü böyle noktalıyorum, başka bir şey yapmaya gelmez. Benim günüm değilmiş...

9 Şubat 2013 Cumartesi

İş İş Serzeniş...

Ofiste arada sırada benim ilgi alanıma girdiğini düşündükleri makaleleri masama bırakırlar. Bazılarını ileride kullanabilirim diye ben de saklarım, 25 Mayıs 2012 tarihinde Dünya Gazetesi'nde yayınlanan bir makale şimdi başka bir şey ararken tekrar elime dolandı...

Makale Sevda Yüzbaşıoğlu'na ait, marka kimlikleri ile ilgili. Özetle marka isminin ne kadar önemli bir şey olduğunu, markanın geleceğini tanımlamaktaki ilk adım olduğunu, her nasıl seçilirse seçilsin (ister yazı tura atılsın ister milyon dolarlar ile belirlensin) sonuçta markanın kapsadığı işin geleceğine dair çok önemli yapı taşlarını içinde barındırdığını filan anlatıyor.

Buradan yola çıkarak kendi tecrübelerimizi gözden geçirdim, aklıma geldikçe zaman zaman güldüm zaman zaman of çektim...

Özellikle freelance işler yapan, ya da çok büyük firmalarda çalışmayıp daha butik işler yapmaya çalışan tasarımcı arkadaşların mutlaka başına gelmiştir, teklif ya da görüşme aşamasında öncelikle karşınızdaki insana işin ne olduğunu anlatmak zorunda bulursunuz kendinizi, ancak sonrasında, 'bakın işte bu kadar anlattığım işin boyutunu görüyorsunuz, şimdi neden bu teklif böyle anlayabilirsiniz' dersiniz...

Çocuğuna isim bulmak için sekiz tane kitap okuyup hecelerin ardındaki gizli anlamları araştıran teyzeler amcalar, marka adı söz konusu olduğunda çok seyrek aynı hassasiyeti gösterirler. Daha sonra iş tasarım aşamasına geldiğinde daha da vahim şeylerle karşılaşırız çoğu zaman. "Hadi sen bir iki şey çiz de, bir beğenelim hele ona göre bakarız" lafını kaçımız duymuşuzdur? Ya da aşağı yukarı iki gevrek bir peynir fiyatına logo, kurumsal kimlik ve web sitesi filan yaptırmak isteyen "müşteriler"iniz olmadı mı? (Ortağımın bir gün telefonda 'beyefendi o sizin istediğiniz logo değil, o başka bir şey oluyor!' diye 30 TL'ye logo "tasarlatmak" isteyen bir vatandaşa serzenişte bulunduğunu çok net hatırlıyorum)

Sonra bu tavrı bir de "bak biz ileride daha çok işler yapacağız ona göre fiyat ver" ya da "senin için de çok güzel referans olur bak" diye satmazlar mı...

Hadi güzel bir iş yapmaya başladınız... Mutlaka herkesin her ihtiyacı hemen yarın için olur. Sözümü tutayım dersin, sabahlarsın, hadi yetiştireyim dersin, gözler devekuşu yumurtası boyuna şişer, saçlar dağılır ama yetiştirirsin, ertesi sabah bir heyecan gönderirsin işi; hadi ondan sonra bekle bakalım bir haftaya yorum gelsin... E ne olmuştu, aceleydi hani iş??? "Ay işim çıktı bakamadım..." Ama neden sonra bakınca yine hemen ertesi güne istenir düzeltmeler, yanlış anlaşmayalım sakın...

Ya da mesela 'çok özel, çok değişik bir şey istiyorum' diyip ondan sonra yaptığınız tüm eskizlerin ardından gidip şurada burada gördüğü bir işin aynısı olana kadar beğenmeyen, ya da tüm ısrarlarınıza rağmen 'hayır burası mutlaka pembe olsun yanına da bok rengi ve morcivert' diye tutturanlar...

Her şey bitip de sıra ödemeye gelince bugün, yarın derken sanki borcu olan senmişsin gibi aylarca süründüren, insana bir noktada aman of kalsın daha iyi bununla mı uğraşacağım dedirten...

Hazır ödeme yapmamışken araya 'küçük küçük' bir sürü işi daha sıkıştıran, 'ya bi de şunu yapıversene' diyip sonra da sanki o işi en baştan sen vaat etmişsin gibi üste çıkan...

Neler var daha neler...

Bir iki ay önce harika bir imajla karşılaştım. Yapan kişiyi bulsam referans vereceğim, ancak 100 tane ayrı yerde vardı, dolayısıyla malesef hakkını veremiyorum yapana... O kadar güzel ifade etmiş ki konuyu...

Ha, bütün bunların dışında ayrı koyduğum müşteriler yok mu? Var tabi, olmaz mı?

Yaptığın işe güveniyorum diyip gerçekten işi sana bırakan, görüşlerini ve vizyonlarını net anlatıp, düzgün brief veren, istediği düzeltmeleri insan gibi talep edip karşılığında da büyük keyifle yaptığınız işleri zamanında ve doğru düzgün teslim alan, ödemesini de tıkır tıkır yapan canım müşteriler...

Arada sırada gelmiyor değil tabi böylesi. O zaman da zaten onların işleri daha da iyi gitsin diye sen kendini yırtıyorsun, iş olmaktan çıkıp bir keyif haline geliyor...

Hem de kimi zaman en iyi diye düşündüklerin en sıkıntılı işler çıkarken, kimi zaman da hiç beklemediğin yerlerden geliyor bu en keyifli işler... Asıl bunlar işte insanı bu işe devam etmeye iten, yoksa hep öbür türlü olsa çekilmez ki...

Ancak malesef, özellikle bu camianın "tepesinde" değilsen, daha sık diğer tipiyle karşılaşıyorsun müşterinin... Ona göre tavrını alıyorsun, kendini koruyorsun filan tabi bir süre sonra; ön ödemeleri düzgün almayı öğreniyorsun, sözleşmelerde tüm sözcükleri dikkatli yazmaya başlıyorsun, adamına göre işi koşa koşa yetiştirip gerektiğinde sen de sarkıtıyorsun, kime nasıl konuşup neyi ne kadar söyleyeceğini bilmeye başlıyorsun, her ne kadar titiz ya da mükemmeliyetçi dahi olsan bir noktada işin devamlılığı için 'adamına göre' gardını alıyorsun biraz; her türlü piyasa gerekliliğini yapıyorsun yani kısaca...

Ya da lanet olsun diyorsun, sen iyi yaptığını yapmaya devam ediyorsun ve diyorsun ki işlerim satsın beni, bulan nasıl olsa bulur, o zaman hep bu keyifli işleri yaparım da uğraşmam diğerleriyle...

2 Şubat 2013 Cumartesi

Patatesin Faydaları...

Bu aralar daha öncelere oranla çok daha fazla patates yemeye başladım. Her türlüsünü de seviyorum meretin, binbir şekle girebilen, harika bir besin patates...

Kızartması olur, haşlanmış olur, püre olur, fırında olur, oturtma olur, kıymalı olur, beşamelli olur, cipsi olur, sotesi olur... Olur da olur...

Önceleri yalnız yaşadığımdan üçer beşer aldığım patatesleri artık 'aile' olmanın getirdiği avantajla kiloyla almaya başlayabildim. Hele bir de insanın bebeği filan oldu mu patates tam hayat kurtarıcı: Şu ya da bu biçiminden birini sevmeyen bebek görmedim ben. Onu yaptın bunu yaptın, 5 çeşit yemeği beğenmedi mi, hop haşla patatesi daya püreyi, tamam... Hiç bilemedin kızartmasını mutlaka yer!

Tabi çuval çuval almaya başlayınca değişik boy ve şekillerde de çıkmaya başladı, geçen gün elimi bir attım yukarıdaki fotoğraftaki patates çıktı. Dayanamadım yemek yerine fotoğrafını çekecem diye tutturdum, çektim çekmesine ama çekene kadar çürüdü alt tarafı, yiyemedik sonunda.

Hep de öyle olur zaten, özenip bezenip kullanmayayım saklayayım diye neyi dediysem ya kırılmıştır, ya bozulmuştur, ya da kaybolmuştur. Neyse ki bu sefer kalpatates'in arkadaşlarını yiyebildik, kendisi magazin basınına konuk olacağım derken çürüyüp gitse de...

Bu arada tonla da faydası varmış patatesin. Bana inanmazsanız Hürriyet'e bakın (bu ara sosyal medyadan filan biz bir şey söyleyince dikkate almayan bir sürü kişi, Hürriyet'te haberi çıkınca vay anam diye vakit kaybetmeksizin 'layk' ediyor da; o yüzden yüce kaynak olarak her şeye Hürriyet'i verip işin içinden çıkabileceğime kanaat getirdim. Hem de 'cinsel gücü arttırır' filan gibi şeyleri kırmızı yazıp dikkat çekmeyi de güzel biliyorlar ben olsam öyle anlatamam mesela :P)

http://www.hurriyetaile.com/saglikli-yasam/genel-saglik/patatesin-faydalari-saymakla-bitmiyor_2645.html

Öyle işte... Bugünkü konumuz patates idi madem; hayırlı işler dileriz... 

1 Şubat 2013 Cuma

Balık Beslemek...


Geçen gün kafama takıldı; deniz kenarındaki balık restoranlarında falan sık sık görülen bir şeydir, denize ekmek atıp balıklar beslenir...

Bir balığın ekmek yemesi aslında düşününce ne kadar acaip bir şey...

Sen git, toprağın bağrından çıkan buğdayı al, değirmende öğüt, içine maya koy, sonra cayır cayır yanan bir fırına at, şişsin ekmek olsun, sonra da suyun içinde cup cup takılan bir hayvana yedir... O salak da yesin...

Sonra ekmekle bol bol beslenmiş balığı al, pişir, balık-ekmek yap ye. Hatta al balık-ekmeği beslediğin balıklara göster, 'yediğin şeyi ekmek diyerek geçme tanı' de...

Zaten restoranda bir yandan balıkları hüpletirken diğer yandan besleyip yanına çağırmak da düşününce bir garip! 'Bak, ileride başına neler gelecek' der gibi. Bir nevi Hansel Gretel vakası adeta!

Üniversitede bir hocamız, California'da büyük bir akvaryumun açılışına gittiğini ve orada misafirlere sushi ikram edildiğini anlatmıştı! 'Bana bakın, bol bol ziyaretçi gelmezse sizi aynen böyle yaparız ona göre!!!'

Balıklar böyle zamanlarda herhalde 'balık hafızalı' oldukları için şükrediyorlardır...