Zaman yolculuğu mümkün mü?
Ufacık bir şey, bir anlık bir his bazen geçmiş bir zamana götürüp getirmiyor mu? Hal böyleyken zamanda yolculuk yapmadığımızı söylemek gerçekçi olur mu?
Köpeklere mama almak için süpermarkete gittim. Tabi ki, süpermarketlerin doğası itibariyle, istediğim reyona gidene kadar önünden geçtiğim binlerce ürün teker teker gözüme çarptı, beynimde işlemden geçti ve mama reyonuna gelene kadar yarım alışveriş arabası doldurmuştum bile. O da bitmişti, bu da yoktu, şu da lazımdı zaten diye diye biraların olduğu dolaba geldim, bir baktım Amstel getirmişler. Yüksek lisans yaptığım dönem boyunca en çok içtiğim biraydı, ne zaman bir bara gitsem Amstel Light istiyordum; birdenbire süpermarkette görünce vücuda boca eden nostalji hissiyle elimi attığım gibi birkaç tane kaptım attım arabaya.
Evde buzdolabına koydum, iyice soğuttum ve gece, yapılması gereken işlerin tümü bittikten sonra oturup açtım bir tanesini...
İnsanlar ölümle burun buruna geldiklerinde, ya da geçmişi gözden geçirirken hep film şeridi benzetmesini kullanırlar. Eğer gerçekten film şeridi gibiyse herhalde daha çok bir David Lynch filmi gibi olduğunu söylemek daha mantıklı sanki. Hiçbir zaman şu tarihte doğdum, sonra şu okula gittim, şu kişilerle tanıştım, şunun elini tuttum, bunu öptüm, şurada ağladım burada güldüm diye sırayla geçtiğini hissetmedim. Ben ne zaman bu zaman yolculuğuna sürüklensem tek tek sahneler gelir gözümün (hatta kulağımın, burnumun ve parmaklarımın) önüne...
Bir şişenin içinde, her yudumda bir başka sahne, kronolojiden yoksun. Çoğu da hiçbir hayati önemi olmayan, ufak tefek şeyler: Bir öğlen saati, önüme rastgele gelen ilk otobüse atlayıp son durağında inerek okyanusa vardığım an, ve ilk anda ılık rüzgardan yüzüme çarpan damlalar... Bir akşam tek başıma sinemaya gidip çok keyifli bir film seyrettikten sonra akşamın ilk saatlerinin koyu pembe/mor renkleri arasında eve dönmek için durakta beklerken içime gelen anlamsız mutluluk hissi... Ara sokakların birindeki bir mahalle barı ve köşesindeki tilt makinesi... Her Çarşamba gittiğimiz bir Hint restoranı ve acı olmasın diye yediğim yemeğin her seferinde midemi yakıp burnumu akıtması... Parkta yeşilliklerin arasında oturup güneşlenmek, sonra da çimlerde yokuş aşağı yuvarlana yuvarlana inmek... Minyatür setler yapıp fotoğraf çekerken ağaç diye kullanmak için köşedeki garip marketten salatalıkların arasına koyup aşırdığım üç küçük parça brokoli... Hayatın bir bölümünü oluşturan bir sürü anlamsız, parça parça, saçma sapan detay. Çok parçalı bir puzzle'da gökyüzü gibi, tekdüze kısımları oluşturan, birbirine tıpatıp benzeyen ama her biri sadece kendi yerine oturan parçalar...
Bir yudum, sonra bir yudum daha, ve sonra şişenin dibi: Şimdiye geri dönüş...
Bir de yok diyorlar zaman yolculuğu için...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder