Geçenlerde Bodrum taraflarına gidelim dedik. Çoktandır gitmemiştik, ne nerededir, nerede kalınır, nerenin denizi güzel filan gibi fikirler tamamen silinmiş kafamdan, arkadaşlar Gümbet'e yakın bir yerde diye hadi Gümbet'te kalalım diye karar verdik. Otel konusunda genellikle çok yüksek beklentilerimiz yoktur, temiz olsun, beyaz çarşaf ve düzgün bir tuvaleti / duşu olsun yeter. Booking.com'da otelleri inceleyip gecesi 4000 TL'lerde birkaç tane otele dumur olarak eledikten sonra normal insan bütçesi kararında bir otel bulduk. Öğleden sonra çıkarız diye düşünürken tabi ki yine oyalana oyalana akşam 7 gibi çıktık yola, gece 10 civarları vardık otele… Daha yeni aldıkları belli olan bir genç çocuk, şu var bu var, kahvaltı şu saat yemek bu saat diye anlattı, sonra da anahtarı verip bir de "anahtarı kaybederseniz 30 euro alıyoruz" diye kağıt imzalattıktan sonra (bunu da ilk defa gördüm yani) odayı gösterdiler, gittik yerleştik. Akşam yemeği sözde dahildi, tabi otelde daha sezon doğru düzgün açılmadığı ve hepi topu 10 kişi filan kaldığı için aşçıbaşı erken çıkmış, saat 10'da 'size bir tane ordövr tabağı ayırdık' diye lütfettiler, valla dedim ben bununla doymam şu anda, sonra çıkıp bir şeyler yiyelim.
Parantez açmak istiyorum bu arada, tatil yerlerindeki otel restoranlarında kahvaltıları sabahın 7'sinde başlatıp 9 buçuk - 10 gibi bitirmek biraz yanlış gibi sanki, tam diyorsun uyuyacağım, haydaa kahvaltıyı kaçırdık durumu oluyor.
Her neyse, akabinde çıkıp bir şeyler yemeğe gidelim dedik, toparlandık, Gümbet'te park edip atıştırabilecek bir yer arayışına girdik. Görmeyeli Gümbet animasyon çılgınlığına bürünmüş! Çok acaipti ortam, yan yana dip dibe bir sürü mekan, her birinde ayrı bir çıstakçıstak müzik, yine her birinde bir tane yağız yurdum delikanlısı, güneşten kapkara olmuş, hepsinde forma gibi dar ve yırtık kot ile ya siyah ya beyaz dar atlet, almışlar turistleri arkalarına, ellerini çırpıp sağa sola saçma sapan hareketler yapıyorlar, turistler de bunların ardından taklit ediyor filan; böyle garip bir eğlenme biçimi yerleşmiş. Pembe suratlı turist kızların bu tiplere dibi düşüyor, yaşı daha geçkin turist kadın ve erkekler kendilerinden geçmiş şekilde sağa sola ellerini çırpıyor filan. Bir yandan garip bir Hint müzik videosunu andırıyor, ama tam da değil… Turist / turizm zaten başlı başına komik bir konsept, ama o başka bir zamana tabi… Her neyse.
Bu arada tüm restoranlar 'her yola geliriz' restoranı: 'English-Turkish-Chinese-Italian-Mexican-Indian Restaurant' yani bu hafta turistler hangi ülkeden olacak belli değil, biz hepsini yazalım, içine makarna koyarsak italyan, soya sosu koyarsak çin yemeği deriz kıvamı… Tabi gecenin bu saatinde çok da fazla seçici olmamak gerekiyor herhalde diye, animasyonlardan açık kalan ağzıma sinek kaçmadan arabayı önünde parkedip yemek yiyebileceğimiz daha sakince bir yer bulduk sonra. Neymiş efendim, et restoranı. Tamam, olur, et olsun. Menüye baktık, 'T-bone steak, salata, sarmısaklı ekmek bir arada' (adı da 'great deal'); paylaşır mıyız, paylaşırız tamam hadi ondan getirin…
Gece yeteri kadar sürreel görünmüyormuş gibi, yemeği beklerken yandan süslü develer filan geçti, Gümbet göçebe yeri, barlar da çadırdan ya… Ondan sonra tabi elalem 'siz develere biniyor musunuz' diye soruyor Türk'üm dediğinde, turistik resimlerden ne gördüyse o! Her neyse, develerin popoları da uzaklaştıktan sonra çok şükür yemek geldi, çatalı bıçağı kaptık, yumulmaya niyetlenmişken ilk lokmayı ağıza bir attık, bildiğin araba lastiği. Yani hiç araba lastiği çiğnemişliğim yok da, eminim böyle bir şeydir… Çok alışkanlığımız değildir şikayet edip garsona yemeğimize tükürmesi için sebebiyet vermek, ama birkaç deneme daha yapıp katiyen yemeği yutamayınca çağırdık arkadaşı, 'afedersiniz ama bunun yenilebilen bir versiyonu var mı' dedik. Önce 'siz daha önce bundan yemiş miydiniz, bu böyle olur, olayı budur' diye savundu, sonra 'hangi tarafı böyle, etin bir tarafı öyle olur' diye denedi, akabinde "arkadaşım yemeğin tadını filan geçtim, en önemli özelliği yenilebilir olması değil midir, gel bir parça sen tat bak burasına dokunmadım, yiyebilir yutabilirsen hayhay." dedik. Aldı bir parça, 'ben bir şefimle konuşayım' dedi gitti (giderken hala çiğniyor). 3 dakika sonra geri geldi; "şefim dedi ki bu özel bir etmiş, buralarda zaten bizim gibi iyi et yapan yer yok, en iyi lokanta biziz, kullanılan malzemeler bile en iyi kalite, hatta bir malzeme varmış eti yumuşatmak için, onu kullanmıyoruz karaciğere zararlı diye…" filan diye anlatırken 'Kardeşim sen yutabildin mi onu bir söyle' dedik, tabi yutamamış tükürmüş arkadaş, biz de noktayı koyduk, tamam dedik sen en iyisi hesap getir bize, ekmek mekmek karın doydu bir şekilde nasıl olsa, gidelim yatalım…
Odaya vardık, kapının ardına emniyet zinciri koymuşlar, onu da kapatalım diye attık elimizi, hopppp yarıda kalıveriyor. Yan taraftaki barların sesleriyle beraber gülerek uyuduk…
Ertesi sabah saat 9 buçukta otelin yanındaki beach club'dan, ne kadar güzel Fransızca konuştuğunu kanıtlamaya çalışan bir arkadaşın 'mesdames et monsieurs, nous sommes votre équipe d'animation…' (bayanlar baylar, biz animasyon grubunuz bilmemkim…) diye başlayan mikrofon bağırışları ile kalktık. Demek ki Gümbet animasyon çılgınlığı yalnızca barlara değil, plajlara da yayılmış; gelenler kendi kendilerine eğlenmeyi bilmiyorlar, inatla anime edilmeleri gerekiyor…
Zaten uzadı uzayacağı kadar, daha fazla uzatmayayım, şöyle oldu böyle oldu… Keyifler iyi olduğu sürece bütün bunlara gülüp geçiyorsun, sonunda eğlenceli şeyler kalıyor insanın aklında hep de… En sonunda gitmeden önce bir yerlerde oturduk kahvaltı ettik, kahvaltıyı getiren adam 'buralar hep patates tarlasıydı' edebiyatı yaptıktan sonra 'gerçekten çok değişti, artık ingilizce dedikleri gibi gümbet veri bed' dedi. Bana da daha fazla anlatmak düşmez...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder