Bir süre önce bir zoo-safari'ye katıldık. Yalnızca adı safari tabi, sonuçta biz de çok büyük bir beklentiyle gitmedik, Afrika'nın bağrında ciplerle çita kovalayacağımızı düşünmemiştim, ancak bu baya komik bir deneyim oldu... Arabalar bitmek bilmeyen bir sıra halinde dizilmiş, Cuma günü mesai çıkışı trafiği gibi gıdım gıdım ilerliyorlar, arada 'ne arıyorum ben burada, ya da daha önemlisi bu insanlar ne arıyor burada' der gibi birtakım hayvanlar ortalıkta dolaşıyorlar. Aslanlar kaplanlar fazla yüz göz olmuyor, keçiler, atlar filan ise 'Abi allah rızası için bir ekmek parası' misali pencerelere ağız burun sokup fıstık istiyorlar, böyle garip bir durum...
Bunun ortasında önümüzdeki arabadan bir adam aldı çat diye kocaman bir ipad çıkarıp arabaya bakan devenin suratına dayadı fotoğraf çekmek için... Yukarıdaki ipad temsili (onu photoshopla ekledim, çünkü o anda dumur olmaktan çıkarıp fotoğraf çekmeye yetişemedim) ama deveyle araba gerçek... Devenin bakışı da öyle, sanırım zihnindekini anlatıyor olsa gerek (gerçi ne bileceğim belki versen diliyle tuş kilidini açabilecek kıvama gelmiştir, kim bilir kaç tane görüyor günde)
Buradan başka bir yere gelmek istiyordum aslında. Bir şeyleri kaydedebilme yetimiz küçülüp cebimize girdiğinden beri ne kadar çok anı yaşamak yerine kayıt altına almakla uğraşıyoruz aslında... Bunu eleştirmesi gereken en son kişilerden biri benim tabi, tuvalete bile telefonla giden biri olarak dışarıya değil kendime de batırıyorum çuvaldızı, ama yine de birtakım şeylere hala anlam veremiyorum.
Örneğin bir iki sene önce bir arkadaşın evinde rastlamıştık, 4 arkadaş aynı masa etrafında 4 ayrı bilgisayar üzerinden birbirleriyle poker oynuyorlardı. "Niye kartları çıkarıp gerçekten oynamıyorsunuz ki?" diyince "Ya şimdi kim dağıtacak toplayacak bir sürü iş" düşünceleriyle karşılaştık. Bu üç beş genç ile de sınırlı değil, artık herkesin her odasında bir ekran var, televizyon değilse bilgisayar, bilgisayar değilse akıllı telefon, şudur budur... Yatakta yan yana durup birbiriyle Facebook üzerinden haberleşen çiftler, en yakın arkadaşının evlenmek üzere olduğunu twitter'dan öğrenenler, telefonlarla oyun ya da başka bir şey dolayısıyla uğraşmaktan bir arkadaş toplantısında birbirinin yüzüne bakıp konuşacak şey bulamayan, hatta aramayanlar... Bunlar o kadar alışılagelmiş görüntüler ki çoğumuz için...
Anadolu'nun dağ başı köyünün birindeki kahvede bile köyün imamı "geç kaldım biraz, chat'teydim de" diyebiliyor, daha bundan çok yıl önce bile bir tek kıçındaki donuyla köy meydanında koşturup "seni seçtim pikaçu" diye oynayan çocuklar vardı, şimdi pikaçu değil başka şeyler var ama durum aynı.
Kaçımız cep telefonunu evde unuttuğu bir gün kendini neredeyse 'çıplak' hissetmiyor gerçekten? Hangimiz arkadaşın evinin önüne kadar gelip arabadan inmeye üşendiğimiz için gidip zili çalmak yerine çaldırıp kapatmadık?
Ya da mesela eskisi kadar bir araya gelebiliyor muyuz? Her Cumartesi belli bir buluşma yerinde belli bir saatte buluştuğumuzu ve herkesin aksatmadan oraya geldiğini hatırlıyorum. Ulaşım kolaylaştığından ve "nasıl olsa haber verebiliyorum" diye gelmeme ya da geç kalma kolaylaştıktan beri kim hala alıştığı yer ve saatte haberleşmeksizin toplanmayı başarabiliyor?
Bütün dünya fışt fışt diye iki parmak hareketine sığdıkça birbirimiz için o kadar az mı çaba gösteriyoruz; bir başka deyişle teknoloji ne kadar dokunmatikleşirse insanlar birbirine o kadar daha mı az dokunuyor acaba? Siber-gerçeklik, siber-seks, siber-kültür, siber-cafe derken kafamızı kaldırıp içimizi ısıtan güneşi, birbirimizi, bedenimizi ya da dünyamızı o kadar ihmal mi ediyoruz?
