
Yaz geldi düğün sezonu açıldı...
Yaşımız itibariyle birkaç yıldır seri halinde düğünlerin olduğu bir dönem yaşıyoruz, çocukluktan, işyerinden, kurslardan, aile dostluklarından, şuradan buradan yakından ya da uzaktan birçok kişi sırayla ‘dünya evine giriyor’.
Amerikan dizilerine baktığım zaman çocukluğundan beri hep ilerideki düşününü planlamış, hayalindeki elbise/mekan/düğün üzerine kutu kutu fotoğraflar toplamış kadınlar var. Halbuki benim etrafımda neredeyse herkes bu düğün hikayesine ‘biz öyle kalabalık büyük bir şey istemiyoruz, kendi halinde sade bir şey olsun’ diyerek başlıyor...
İlk önce ‘kimleri çağırsak’ ile başlıyor tantana. Venn diyagramı mantığıyla düşünürsek bir iç küme var, en yakın aile ve arkadaşlardan oluşan. Onları saymaya başlıyorsun önce. Sonra onun bir dışındaki orta küme var, ailenin yakın arkadaşları, daha önce yakın olup bir süredir görüşmediklerin, ya da seni kendi düğününe çağırdığı için çağırmak gerekenler kümesi. İç küme ile ‘sakin sade bir şey’ kapsamında kalan düğün, bu orta kümeye geçtiğinde kendiliğinden 200 kişilik bir şölen haline geliyor. Bunun bir adım ötesinde ise ‘Aydın’dan 3. Göbek kuzen’ ya da ‘ilkokul öğretmenimin küçük oğlu’ gibi kişileri barındıran bir dış küme var ki buraya da taşmak zorunda olan arkadaşlarım oldu, burada artık sayı 600’leri filan buluyor...
Daha sonra sıra organizasyona geliyor: Düğün mekanı, çiçekler, elbiseler, müzik, davetiye, şekerlikler, yemekli mi kokteyl mi hikayesi, içkiler, fotoğrafçı, video çekimi, şudur budur... Tabi konu bu kadar geniş olunca, kendimiz altından kalkabilecek miyiz yoksa organizasyon şirketine mi gidilse kararı...
Sonra mutlaka her aşamada alternatif düşünceler (örneğin ‘mekanı boşversek de yalınayak sahilde evlensek’ veya ‘elbise klasik beyaz gelinlik olmasa da mesela kısa olsa, ya da turuncu?’ gibi) ve bu düşüncelerin gözünün önünde yontulup ‘şöyle adam gibi’ bir şeylere dönüşmesi...
Stres seviyesi zaman ile ters orantılı olarak gidiyor, vakit azalıp tarih yaklaştıkça sinirler, tartışmalar artıyor, birileri mutlaka gerilip bağırıp çağırıyor, sonra sakinleşiliyor, bu şekilde geçip gidiyor ve sonunda gün gelip çatıyor.
Hazırlık aşamalarında prova edilen saçlar o gün asla provadaki kadar güzel olmuyor, tam giyinirken gömleğin bir düğmesi atıveriyor, nikah memuru vaktinde gelmiyor, açık hava planlanan düğünde birden bulutlar belirip hava kararıyor... Bütün bu heyecan içerisinde her tarafta birileri koşuşturuyor, adeta yükseköğretim sınavlarına girer gibi mideler bulanıyor, heyecandan en sert içkilere başvuruluyor ve sonunda paldır küldür nikah saati geliyor...
Bu kadar hazırlıktan sonra bütün meselenin ne kadar çabuk geçtiğine inanamıyor kimse; bir şekilde evet’leri dedikten sonra zıplayıp hoplayıp ‘oturmaya mı geldik aaaaa’ derken olup bitiyor bütün olay; pasta geliyor, ışıklar yanıyor sönüyor, bir şeyler oluyor ve sonra hepsi bitiyor ve çift yorgunluktan sarhoş bir şekilde başbaşa kalıveriyor.
Üzerinden bir gün geçtiğinde tebrik telefonları devam ediyor ‘Rüya gibi bir düğün oldu’ ‘Harikaydı’ ‘Süperdiniz’... Bir kısım insan delicesine eğlenmişken bir kısmı yemeklerden, müzikten, insanlardan, oturduğu yerden şikayet ediyor. Çılgınlar gibi seçilen çiçeklerin renklerini bir tek kişi bile hatırlamıyor. Üzerinden bir hafta geçtiğinde kim kiminle nerede nasıl dedikodularından tek bir sözcük kalmıyor, bir yıl geçsin detayların tamamı unutuluyor, fotoğraflara bakıldıkça ‘aaaa evet böyle de bir şey olmuştu’ gibi tamamen dışarıdan bir bakışa dönülüyor. Çok daha kısa bir süre sonra başka insanların düğününe gidildiğinde ise ‘Biz bu yoldan geçtik, peh peh peh’ tavırları insanın üzerine yerleşiyor, sanki bir dağ varmış da önden tırmanmışsın, arkadakilere tepeden bakıyormuşsun gibi...
Özetle sonuçta bir günlük bir şey, geliyor, geçiyor, geriye birkaç fotoğraf ile her sabah ve her akşam uykudan önce ve sonra birbirinin suratına bakan iki kişi kalıyor.
Yani kısaca:
Düğün ne olursa olsun, karşınızdaki kişi suratına bakmaktan sıkılmayacağınız birisi ise gerisi güzel geçiyor, fazla kasmaya gerek yok...
Ya da düğün ne olursa olsun, karşınızdaki kişinin suratını bir süre sonra görmek bile istemeyecekseniz zaten bir anlamı yok, fazla kasmaya gerek yok...
Ama nasıl olsa kasılıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder